
Sevgili dostum. Ölümsüzlüğün hikayesi diye, ruhuma taşıdığım Nasreddin Hocamı, ilk okul sıralarında okurken, hasbelkader şöyle tanıyoruz. Gülmek için fıkra üretmiş koca sarıklı, kısa boylu, komik, eğlenmek için kullanılan, var mı yok mu belli olmayan bir zat. Ya da halkın dilinden düşürmediği, bazen de ona ait olmayan anlamsız fıkraları ile gülünen, ilimsiz bir hoca olarak bize sunulan, sadece güldürmede kullanılan, sıradan biri olduğunu da yaşlılardan çok duydum, çok dinledim. Hatta ben bile hoşuma giden birçok fıkrasını hem anlatır hem güler hem güldürürdüm. Ta ki 1980 yılında ihtiyar bir adamla Nasreddin Hoca'yı konuşana kadar. O günden sonra Nasreddin Hoca bende başka bir yere oturdu. Defalarca yazmak istedim. Yoğun iş hayatımızda, değişen sosyal yaşantımızda, yazma fırsatı bulamadım. Evden çıkamadığımız pandemi dönemini, fırsata çevirip içindekileri yaz Mustafa diyerek, kaleme sarıldım. İki yüze yakın şiir kaleme alıp, bir kısmını içimdeki ben adı altında, kitap bastırdım. Yine ikinci kitabım olacak olan DUVARIN ARKASI eserimi baskıya hazırladım. Nasreddin Hocamı ise, Rabbim ömür verirse 2027 yılının sonuna kadar bir düzen içerisinde, her yaşa hitap edecek şekilde hazırlayıp 2028’in Ocak ayında esere dönüştürmeyi beynimde tasarladım. Gelelim bizim ihtiyara, Nasreddin Hoca'yı nasıl ve nerede anlattı. Fıkraları hakkında beni nasıl etkiledi. O ne anlattı ben nasıl anladım.
Sivas'ın Taşhan dedikleri Selçuklu eseri olan, bugün içinde esnaflık yapıldığı, tarihi çarşının arkasında, tuhafiyecilik yapan barakalar vardı. Barakalara bitişik olan, uzunca bir de çay ocağı vardı. Bu çay ocağında sabah namazından sonra, imamların bazıları gelir, çay içer hoş sohbet ederlerdi. Bizim iş yerimiz Selen Ticaret ise, barakaların ve çay ocağının karşısında olduğu için, sabah namazından sonra bende çay ocağına gelir, kahvaltımı orada yapar, çayımı içer, dükkan açılana kadar, hocalarla sohbet eder, güne güzel başlardım. Yine günlerden bir gün, tanımadığım bir ihtiyar, dikkat çeken güzel bir sohbet ediyor, herkes onu dinliyordu. Ben de o ihtiyarı can kulağıyla dinlemeye başladım. Sohbet arasında mevsimlerden konuşmaya başladılar. Çünkü dışarda hava çok soğuktu, Allah'tan çay ocağında varilden yapılmış koca bir soba yanıyor, dışardan gelenler önce sobaya koşuyor, sanki sobaya sarılacak gibi ısınmaya çalışıyorlardı. Gerçekten kış biraz fazla sürmüş, Nisan ayı olsa da herkes bahar ne zaman gelecek diye soruyor, bazıları da baharı görmeden yaz gelip geçecek diye konuşup gülüyorlardı, o arada yaşlı adam şöyle devam etti. Nasreddin Hoca'ya sormuşlar hocam hangi mevsimi seversin, hoca hiç düşünmeden baharı demiş, neden demişler şikayet edeni hiç görmedim ondan demiş. Sonra demişler orası belli değil, ben kimsenin şikayet etmediğini severim demiş, dedi yaşlı adam. Sonra devam etti. Siz bu fıkradan ne anladınız bilemem ben başka bir şey anladım. Anlatmamı isterseniz anlatayım dedi. Herkes ne demek hocam anlat dediler. Hocalar bile hocam deyince, yaşlı adamın yaşlıdan ziyada büyük biri, ilim ehli dinlenilir biri olduğunu da öğrenmiş oldum. Can kulağıyla dinledim. Şöyle devam etti. Bana göre Nasreddin Hoca baharı demekle gençliği kastetmiş, kimse şikayet etmez. Gençken gençliğin kıymetini bilenler, yazı da sever, sonbaharı da kışı da. Gençlik bahar gibidir, bu yüzden biri giderse gençliğinin baharında gitti, yazık oldu diye, çok üzülürler. Değerini bilmediğiniz bahar giderse ya olgunlaşmadan, yaz gelmeden sonbahar gelir toprağa düşersiniz, kış gelir bir kefen gibi üzerinize kar yağar, ahirette uyanırsınız. Gençliğin kıymetini bilirseniz, yaz gelir olgunlaşır, hoş sohbetler eder, herkes sizden faydalanır. Son baharınızda ise sarı yapraklar gibi, tek tek yere düşer, çocuklar torunlar üzerinizde koşar, ezilen yaprakların çıtırtı sesi onları mutlu eder, yere düşen yaprakların içine saklandıkları gibi, ömrünüzde biriken merhametinize sığınırlar. Orada büyür onlar da sizin gibi merhametli olurlar dedi ve bana doğru döndü. İki elini bastonunun üzerine kapattı, çenesini iki elinin üzerine koydu, gözlerimin içine bakarak, adın ne dedi. Bir anda irkildim ve etrafıma bakındım. Nasreddin Hoca'yı hiç ama hiç böyle düşünmemiştim. Çay ocağında o gülüşmeler yerini, düşüncelere bıkmış, çaycının bile sesi kısılmış, birkaç kişinin bardağında, kaşık şıngırtısı ya da küçük küçük kırılmış şekerle, kıtlama çay yudumlayanların ağız höpürtüsü duyuluyordu. Kendimi toparladım, 1980 öncesi yerinde duramayan, hakkın mücadelesini vermeye inanan, Sivas meydanında açık seçik filmlerin panolarını, belimizdeki zincirleri çıkararak param parça eden, sabaha kadar duvar yazan, sağcı solcu arkadaşlar kavga etmesin diye, tek başıma bile olsam aralarına giren ben. Sessizce Mustafa dedim. Bak bakalım burada senden başka genç, senden başka baharı yaşayan var mı? Bir müddet sonra buradan gidecek, kar kış demeden işe koyulacak, arabana atlayıp satışa çıkacaksın. Sana anlatıyım herkes ne alırsa alsın ama sen hepsini al, sen beni tanıyamadın ama ben seni iyi tanıyorum. On yıl kadar önce Hayreddin Hocayla yanıma geldiniz. Çarıkçı Abdullah hocayım, müsait olunca yanıma gel dedi. Başımı salladım. Baharın kıymetini bilir, verene teşekkür eder, Müslüman olduğunun şükrünü eda edersen, yaz gelince yani olgunlaşınca, herkes senden istifade eder, çok insana hayat verirsin, güz gelip sararıp solmaya başladığında, hürmet görürsün, sana yer gösterir söz hakkı verirler, bilirler ki sen hak konuşursun. Kış gelir bu alemde uyanmamak üzere uyursun, ama sen cennette yeniden yeşerir yeniden hayat bulursun. Seni toprağın üstündekiler unutur sanma, senin gibi yaşamaya çalışan, sayamadığın kadar insan, sana dua eder. Bunların hepsini gençliğine borçlusun unutma. İnsan ömrü mevsimler gibidir. İlkbahar, yaz, sonbahar, kış. Yirmi, kırk, atmış sonra kış. Baharı sever kıymet bilirsen, her mevsim güzeldir, ölüm bile, belki de en güzeldir. Bize yanlış anlatılan, bizim kültürümüzden koparılan, Nasreddin Hoca'nın torunlarıyız unutma, o gülmemiş güldürmüş, düşündürmüş, ders almış ders vermiş. Allah güldürsün, seni de düşündürsün. İş saati geldi hepimiz kalktık, selamlaştık, ayrıldık. O gün bugün Nasreddin Hoca'mın fıkralarını okur, güler, düşünür, ders alır ders veririm. Ecdadımı kaybettiğime ise, güldürürken bile üzülürüm. Kimse gelmez yanıma diye, duvarın arkasını vakti gelmeden söylemem. Haftaya görüşmek üzere, hoşça kalın dostça kalın.


