BIST 100
14.421,15 -0,50%
DOLAR
46,3079 0,02%
EURO
53,5593 -0,40%
GRAM ALTIN
6.516,25 1,08%
FAİZ
41,42 -0,65%
GÜMÜŞ GRAM
106,30 1,97%
BITCOIN
64.902,00 -1,34%
GBP/TRY
61,9935 -0,34%
EUR/USD
1,1554 -0,47%
BRENT
79,16 0,25%
ÇEYREK ALTIN
10.653,86 1,07%

Gol Sesleri Arasında Kaybolanlar

ahmet-tuna-haberci-kose-yazisi

 

Çocukluk yıllarımda önemli futbol takımlarının kadrolarını eksiksiz sayabiliyordum. Futbola ilgim yıllar ilerledikçe azaldı, şu anda Beşiktaş'ın tek bir fulbolcusunun bile adını bilmiyorum. Gençlik dönemimde Beşiktaş 15 yıl şampiyon olamadı. Sanıyorum futbolla köklü bir irtibat kuramamamda bu da etkili oldu.

Çocukluğumda Pele'li Dünya Kupalarını hatırlıyorum, o yıllarda biraz da olsa maçları takip etmeye çalışırdım. Bugün ise FIFA Dünya Kupası bana neredeyse hiç bir şey ifade etmiyor.

*****

Futbolun uluslararası alanda, egemenler tarafından, önemli bir dikkat dağıtma aracı olarak kullanıldığını düşünüyorum.

Modern toplumda kitlelerin en kitlesel, en organize ritüeli şüphesiz futbol. Her hafta sonu milyonlarca insanı stadyumlara ve ekran başına kilitleyen bu oyun, masum bir spor müsabakası olmanın ötesine geçerek, kapitalist sistemin ideolojik aygıtlarından birine dönüşmüş durumda. Bazı düşünürler de futbolu; kitlelerin eleştirel düşünme kabiliyetini kısmen felce uğratan, onları mevcut düzene entegre eden devasa bir illüzyon olarak görüyorlar.

Eski Portekiz diktatörü Salazar'a atfedilen "3F" formülü bu açıdan dikkat çekicidir: Futbol, Fado ve Fiesta. Egemenler ve ekonomik güç odakları, zaman zaman toplumun dikkatini temel sorunlardan uzaklaştıran büyük eğlence alanlarından yararlanıyorlar...

*****

Antonio Gramsci, futbolun kitleler üzerindeki hegemonyasını erken dönemde fark edenlerdendir. Gramsci, futbolun bireylerde yarattığı yapay aidiyet hissini eleştirerek, işçi sınıfının enerjisinin bu suni rekabet alanlarında tüketilmesini, bilinçlenme önünde bir engel olarak görmüştür. Benzer şekilde, Fransız sosyolog Jean-Marie Brohm da futbolu kapitalizmin bir aynası olarak tanımlar; ona göre futbol, işçinin fabrikadaki yabancılaşmasını sahadaki Taylorist (mekanik ve rasyonelleştirilmiş) düzenle yeniden üreten bir "beden terbiyesi ideolojisidir."

İngiliz yazar ve düşünür George Orwell ise, futbolu anlatırken onun çoğu zaman "silahsız savaş" gibi yaşandığını söylemişti. Orwell'in eleştirdiği şey futbolun kendisi değil, insanların ona yüklediği aşırı kimlik ve fanatizmdi...

*****

Bizim topraklarımızda da futbolun uyuşturucu etkisine karşı entelektüel bir direnç her zaman var olmuştur. Sabahattin Ali, kitlelerin hayati sorunlar karşısında suskun kalırken, stadyumlarda avazı çıktığı kadar bağırmasını toplumsal bir trajedi olarak nitelendirir. Keza Attilâ İlhan, futbolun bir tür "lümpenleşme" aracı olarak kullanıldığını, gençliğin entelektüel derinlikten uzaklaştırılarak yeşil sahaların sahte zaferleriyle avutulduğunu savunmuştur...

*****

Bugün geldiğimiz noktada ise bu uyuşma, küresel sermayenin en vahşi sömürü çarklarından biri olan "Endüstriyel Futbol" aşamasına evrildi. Bu yeni düzende kulüpler birer spor camiası değil, kâr odaklı şirketler. Bu kontrolsüz ticarileşmenin en bariz ve trajik sonucu, takımların sahadaki kimliksizleşmesinde görülmekte. Takımlarımızın ilk 11’lerine baktığımızda, neredeyse 11 futbolcunun birden yabancı olduğunu görüyoruz. Bu durum, sadece bir spor tercihi değil, kapitalizmin "küreselleşme" adı altında yerel dinamikleri ve emeği tasfiye etme pratiğidir. Sahada ortak bir tarihsel kökü, toplumsal kültürü ve emeği paylaşmayan, milyon dolarlık sözleşmelerle geçici olarak bir araya getirilmiş bu "lejyonerler topluluğu", oyunun kendi özüne yabancılaşmasının en net resmidir...

*****

Futbol kulüplerinin, futbolcularını (en azından bir kısmını) alt yapıdan yetiştirmek yerine tamamen transfere yönelmeleri, taraftarların ise bu noktada neredeyse hiç itiraz etmiyor olmaları ilginç ve acıdır.

Süleyman Seba döneminde, Serpil Hamdi Tüzün'ün hocalığında, alt yapıdan yetiştirilen; Feyyaz, Ali, Metin ve Rıza gibi isimler sadece başarılı futbolcular değil, aynı zamanda Beşiktaş'ın "karakterli, yerli ve altyapıdan gelen" futbol felsefesinin somut örnekleridir. Seba, alt yapının sistemli bir "yetişme mekânı" olmasına ve Beşiktaş'ın 1989–1992 arasında üç kez üst üste şampiyon olmasının arkasındaki genç, yerli kadronun oluşumuna kritik katkı sağladı.

Bu senaryo, Yakup Koçal başkanlığındaki Yalovaspor'da da tekrarlanmak istendi, 90'lı yılların ortalarında. Çok önemli bir girişimdi ama maalesef uzun soluklu olamadı.

Kulüplerin birer transfer acentesi gibi çalışmayı bırakıp, asıl olarak altyapıya eğilmesi, kendi öz kaynaklarından futbolcu yetiştirmesi gerekir. Kendi akademisinden yetişen, o kulübün kültürüyle büyüyen bir gencin sahada akıttığı terle, sadece bir sonraki transferini düşünen bir profesyonelin motivasyonu aynı olabilir mi?

Futbol'u kaçınılmaz bir olgu olarak kabul edip, onun üzerinden üretilen olumsuzlukları da bir kenara koysak bile, en azından alt yapıya asgari önemin verilmesini önemli görüyorum...

 

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?