
Sevgili dostum.
Nasreddin Hocamız, üstün zekasıyla, insanlığa şifa niyetiyle kurduğu hayatını, pekiştirmek adına, Konya'ya geldiğinde
Konya'nın meşhur kadısı, kadı İzzeddin’in yanında bânilik (Yardımcı) kadılık yapmış, Kadı İzzeddin vezir olduktan sonra, kadı Siraceddin'le çalışmış. Bu arada Vezir İzzeddin, Nasreddin Hocamızı Kayseri, Ankara, Kütahya, Afyonkarahisar ve Bilecik gibi bazı illere geçici göreve gönderdiği gibi, kibirli olmadığından dolayı, denetleme görevi de yüklemiş. Nasreddin Hocamız Sultan Alaaddin'in vefatından sonra kırklı yaşlarda Akşehir'e göreve gelmiş ve ömrünü Akşehir'de tamamlamış. Birçok fıkrası ise, bu denetlemeler sırasında oluşmuş. Gittiği her şehirde, birkaç fıkra, üç beş nasihat bırakmadan o şehri terk etmemiş. Kayseri'yi ziyaret ettiği günlerde, Kayseri pazarını gezerken, papağan satan birini görmüş. Selam vermiş, selam almış. Kaç akçe istersin bu kuşa delikanlı demiş. Delikanlı, o bir kere kuş değil, konuşuyor papağan demiş. On akçe isterim demiş. Delikanlıya sormuş, düşünen mi daha kıymetli konuşan mı demiş. Delikanlı tatbikî düşünen demiş. Şu bir akçeyi kapora olarak al, bir saat müsaade et, anlaştık mı demiş, tamam demiş delikanlı. Nasreddin Hocamız, hindi satan bir adamın yanına gitmiş, selam vermiş, pazar ola hindileri kaça satarsın, iki akçe demiş, bir tane hindi almış, papağanın yanına gelmiş. Yok mu hindi alan diye seslenmiş. Biri sormuş hindi kaç para? On iki akçe demiş. Herkes gülmüş, neden gülüyorsunuz papağanın on katı büyüklüğünde ve eti de yumurtası da yenir. Bu maharetler var mı papağanda demiş. Olur mu hiç papağan konuşuyor demişler. Ne var bunda yahu, görmüyor musunuz, buda profesör gibi düşünüyor demiş. Kahkahalar pazarda yankılanmış. Herkes hindiyle papağanın etrafına toplanmış. Hoca elini kaldırmış, herkes susmuş. Ben papağanı satana dedim ki, konuşan mı kıymetli düşünen mi, düşünen dedi. Papağana kaç para verdin dedim, para vermedim yakaladım dedi. Ben bu hindiye iki akçe verdim. Parayla almadığı bir kuşa on akçe isterse, para verdiğim bir hindiye on iki akçe istememin neresi yanlış. Ben Konya'dan Kayseri’ye, ziyarete geldim. Adım Nasreddin demiş. Meğer hoca gelmeden önce adı gelmiş Kayseri'ye. Papağanı satan ısrarla hocam bu papağan konuşuyor diye ısrar ediyormuş. Bizim konuşana değil işe yarayana ihtiyacımız var demiş. Yanında tebdili kıyafetle duran adama dönerek, vali hazretleriyle karar aldık, yabani hayvanların avlanması ve satılmasını bazı kurallara bağladık. İnsan haklarını koruma kuralları olduğu gibi, hayvan hakları ve ormanları koruma kurallarını genişlettik. Şunu asla unutmayın bunların tamamı yine insanı korumak içindir. Karınca da fil de aynı ölçüde insana yardım eder. Bize hizmet eden yeryüzü de, gökyüzü de, Allah'ın emanetidir. Kıymet bilmezsek, kıyamet vaktinden önce gelir, demiş.
Demiş de biri oradan atlamış. Hocam kıyamet ne zaman kopacak demiş. Hoca küçük kıyamet mi, yoksa büyük kıyamet mi diye sormuş. İki kıyamet mi var hocam, demiş adam. Hoca, olmaz mı küçük kıyamet, hanımın ölünce, büyük kıyamet de sen ölünce başlar demesiyle gülmeyen kalmamış. Sen kendi kıyametine hazırlan, Allah'ınkine karışma, O ne zaman isterse, sen kulluktan çıkma yeter demiş. Bunun yanında evcil hayvan yetiştirenlere, devlet çiftliklerinden destek verilecek. Ama hocam ben emek verdim. Papağanın ayaklarını çöz onu satın alıyorum, sonra sal gitsin, bütün papağanlara konuşma öğretsin, sende işsiz kal demiş. Pazar pazar olalı böyle şenlik görmemiş. Valiye dönerek, bu delikanlıyı boş bırakmayalım, yirmi tane hindi verelim, hindi yetiştirsin. Boş bırakırsak maazallah, bizim boz eşeği siyaha boyar, bana satar demiş. Millet gülmekten yıkılmış. Hoca ne gülüyorsunuz, pazarı gezdim, sizin bu gençten farkınız yok, biraz daha gezersem, Konya'ya beş parasız döneceğim demiş. Herkesi güldürmüş. Gence dönerek, Ahi Evran teşkilatını kurduk, seni Kayseri Ahi Evran teşkilatına hindilerden sorumlu üye yapıyorum hem kazanacak hem denetleneceksin demiş. Millete dönerek, bütün kuşlar bizim gibi konuşsa bize ne faydası var, ama bir hindinin bize olan faydasını bir düşünün, siz düşünmeseniz de hindi sizi düşünüyor gördünüz, merak etmeyin demiş. Biri papağanın ne faydası var demiş. O has bahçenin kırmızı gülü, eve hapsetmeyin demiş, bülbülü altın kafese koysan, bahçede açan gülünü özler. Bunların hepsi insan içindir, akıllı insan düşünür, zevkle bunları izler. Verene hayran olur. Sizler kümes hayvanları yetiştiriciliği için, valiliğe müracaat edin. Sultan Alaaddin’in selamı var. Demiş ve pazarda hoş bir seda bırakarak ayrılmış.
Hoca Nasrettin, bir yerde yaptığı mizahın aynısını yapmayan, hatta yaptığını kendisi anlatmayan, geniş bir mizah yeteneğine sahip. Hayatı tamamen doğal yaşayan, gösterişten uzak, kibirle işi olmayan, insanlara tepeden bakmayan, bakanları da kırmadan, dökmeden, hal usulü, espriyle, mizahla uyaran, uyandıran, ders alınacak, büyük bir üstat. O anki duruma nokta koymak adına, hazırlık yapmayan, hazır olan, fakat yaptığını unutmuş gibi davranan, mizahları ise dilden dile dolanarak, bize kadar uzanan, birçok konuda ders alınacak, müderris, din alimi, en çokta mutasavvıf biri. Ayrıca toplumu çok iyi tahlil eden, her insanı dinleyen, bilgisine göre karar veren, acele etmeyen, dost kazanamıyorsa, düşman da üretmeyen, bu günün tabiriyle, filozof, İslam akaidine göre ise okunması gereken, büyük İslam düşünürüdür.
Gelelim Sivrihisar'daki düğüne, davete icabet sünnettir demiş, normal giyinmiş. Düğüne geldiğinde, halk bir tarafta, zenginler, makamı olanlar başka tarafta oturduklarını görünce, halkın içine oturmuş. Nasreddin hocayı, düğün sahibi dahil kimse fark etmemiş. Adeta giyim kuşam yarışı başlamış. Ali hocanın kulağına eğilmiş, medreseye git, Konya'ya götürmediğim, kavuğumla kürküm var, iste al getir demiş. Ali hoca koşarak gidip gelmiş. Dışarda bekleyen hocaya vermiş. Hoca yıllar önce, icazet günü aldığı kavuğunu başına, kürkünü sırtına almış. İçeri yeniden girmiş. Her tarafı parlak taşlarla donatılmış kıyafet, göz kamaştırıyormuş. Herkes elbiseye bakıyor, hocaya hoş geldin buyur, diye yer gösteriyorlarmış. Hoca vakarlı bir şekilde, kibirli insanların yanına oturmuş. Yemekler gelmiş, hoca hiç beklemeden, ayağa kalkmış, kavuğunu ve kürkünü masaya koymuş. Çorbayı kavuğa boşaltmış, herkes bir anda durmuş. Yemeği de kürkün üstüne dökmüş. Hiç kimse yemek yemiyor hocaya bakıyorlarmış. Tanımayanlar gülüyor, tanıyanların bir kısmı, düşünceye dalıyor, diğer bir kısmı ise, utancından başını bile kaldıramıyormuş. Düğün sahibi gelip hocam hayrola niye böyle yapıyorsun demiş. Hoca, elbisemi kıymetli insan mı demiş. Elbette insan demiş, düğün sahibi. O zaman söyle, beni niye daha önce görmediniz. Fark etmedik hocam demiş. Beni kavuğumla, kürkümle mi tanıyacaksanız, yemek benim hakkım değil. Estağfurullah hocam demiş düğün sahibi. Masada üstüne yemek dökülen kürkün kenarından tutarak, sen bunlara bakma, ye kürküm ye, yemek de senin, makam da senin itibar da senin ama bizi düşman değil, yıkacak olan da sensin demiş. Düğünden çıkmak istemiş. Düğün sahibi ısrar etmiş, özür dilemiş, hocada herkese eşit aynı muameleyi yapacaksan, elbiseye değil, insana yemek vereceksen getir, ağzımızın tadıyla yiyelim demiş. Bizim medeniyetimizde, fakirle oturur, yoksulu doyurur, yetimi güldürürüz. Biraz düşünürsek eğer, bunlar sayesinde bizde doyar, kendimize geliriz demiş. Bunların olmadığı sofrada şimdiye dek oturmadım. Yemediği yemeği, bende yemedim, onların yemediği yemeği, ancak yine kürküm yer demiş. Tatlıya bağlamış. Herkesi yine güldürmüş, düşündürmüş. Nikahı kıymış, ders alıp, ders vermiş. Hoşça kalın dostça kalın.


