
Tarih boyunca insanlar, yaşamlarını sürdürebilmek için çalışmak zorunda kaldılar. Karnımızı doyurmak, barınmak ve temel ihtiyaçlarımızı karşılamak için ömrümüzün önemli bir bölümünü çalışarak geçiriyoruz. Ancak teknoloji geliştikçe daha az insan emeğiyle daha fazla üretim yapmak mümkün hâle geldi. Bugün yapay zekâ ve robotlar sayesinde, geçmişte binlerce insanın çalışmasını gerektiren pek çok işi çok daha az insanla gerçekleştirebilecek bir noktadayız...
Peki, teknoloji bu kadar ilerlemişken neden hâlâ ömrümüzün büyük bölümünü çalışarak geçiriyoruz? Daha az çalışıp ihtiyaçlarımızı karşılayabileceğimiz, kendimize ve sevdiklerimize daha fazla zaman ayırabileceğimiz bir hayat mümkün değil mi?
*****
Bu soruları bizden çok önce soran düşünürler vardı. Fransız düşünür Paul Lafargue, 1883 yılında yayımlanan Tembellik Hakkı adlı eserinde, makineler sayesinde üretim artarken insanların neden uzun saatler çalışmaya devam ettiğini sorguluyordu. Lafargue, günlük çalışma süresinin üç saatle sınırlandırılmasını, bu sürenin insanların ihtiyaçlarının karşılanabileceği yeterli bir çalışma süresi olduğunu savunuyordu. Ona göre teknolojinin sağladığı verimlilik, insanları daha çok çalıştırmak yerine onlara daha fazla boş zaman kazandırmalıydı...
Bertrand Russell da 1932 yılında yayımlanan Aylaklığa Övgü adlı denemesinde benzer bir görüşü savundu. Russell'a göre, teknolojik gelişme sayesinde toplumun ihtiyaçları günde dört saat çalışılarak karşılanabilecekti ve insanların geri kalan zamanlarını kendi tercihlerine göre değerlendirmelerine imkân tanınmalıydı. İnsanların sürekli çalışmasını bir erdem sayan anlayışı eleştiren Russell, boş zamanın insanın gelişmesi ve mutlu olması için gerekli olduğunu düşünüyordu...
Ünlü İngiliz iktisatçı John Maynard Keynes ise 1930 yılında yayımlanan Torunlarımızın Ekonomik Olanakları adlı yazısında, teknolojik gelişme sayesinde insanlığın ekonomik sorunlarını büyük ölçüde çözebileceğini öngörüyordu. Keynes, haftada on beş saat çalışmanın yeterli olabileceğini düşünüyordu. Böyle bir dünyada insanlığın temel sorunu geçimini sağlamak değil, boş zamanını nasıl değerlendireceğini öğrenmek olacaktı...
Yapay zekâ ve robot teknolojilerindeki gelişmeler, bu düşünceleri yeniden ele almamızı gerektiriyor. Yukarıda bahsedilen çalışma sürelerinin 4'te birinin, hatta 10'da birinin yeteceği bir dönemdeyiz ama hala çok çalışıyoruz. Bu işte gerçekten bir terslik var...
*****
Elbette burada önemli bir sorun daha var: Gelir dağılımı. Teknoloji sayesinde üretim artarken elde edilen kazanç küçük bir kesimin elinde toplanırsa toplumun büyük bölümü bu gelişmeden yeterince yararlanamaz. Hatta makineler bazı insanların işlerini ortadan kaldırırken gelir eşitsizliğini daha da artırabilir. Bu nedenle teknolojik ilerlemenin insanlara gerçek bir özgürlük kazandırabilmesi için üretimden doğan zenginliğin daha adil paylaşılması, çalışma saatlerinin kısaltılması ve herkesin temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir gelire sahip olması gerekir. Özellikle aşırı varlıklılar, bu durum böyle devam ederse, önünde sonunda bir gün dünyanın başlarına yıkılacağını görüyorlardır umarım...
Bir başka sorun da insanın bitmeyen arzularıdır. Herkesin temel ihtiyaçlarının karşılandığı bir dünyada bile insanlar başkalarından daha fazlasına sahip olmak için yarışabilir. Daha büyük evler, daha pahalı otomobiller ve daha yüksek makamlar peşinde koşabiliriz. Başkalarının sahip olduklarını kendimiz için bir ölçü hâline getirdiğimizde, maddi bolluk bile tatminsizliğimizi gidermeye yetmeyebilir. Bu nedenle yalnızca ekonomik düzeni değil, başarı ve mutluluk anlayışımızı da gözden geçirmeliyiz. İnsanın değerini sahip olduklarıyla ölçmek yerine bilgi, karakter, yaratıcılık ve topluma katkı gibi özelliklere daha fazla önem vermeliyiz...
*****
Peki, insanlar daha az çalıştıklarında zamanlarını nasıl değerlendirebilirler? Sanatla, bilimle ve felsefeyle ilgilenebilir; evrenin, yaşamın ve insanın ne olduğunu anlamaya çalışabilirler. Yeni beceriler edinebilir, kitap okuyabilir, müzik yapabilir, doğayla daha fazla zaman geçirebilirler. Ailelerine, dostlarına ve çocuklarının eğitimine daha çok zaman ayırabilir; gönüllü çalışmalarla topluma katkıda bulunabilirler...
Yalova'da yaşayan insanların da geçim telaşından biraz olsun kurtulup yaşadıkları kenti tanımaya, komşularıyla birlikte üretmeye ve kendilerini geliştirmeye daha fazla zaman ayırabildiklerini düşünelim...
Üstelik insanın boş zamanını mutlaka verimli bir işle doldurması da gerekmiyor. Dinlenmek, yürüyüş yapmak, dostlarla sohbet etmek veya yalnızca düşünmek de hayatın değerli parçaları. Zamanımızı para kazanmaya ya da bir şey başarmaya ayırmak zorunda olmadığımız bir hayat, başlı başına önemli bir kazanım olabilir...
*****
Elbette hastalıkların, kayıpların ve bütün anlaşmazlıkların ortadan kalktığı kusursuz bir dünya kuramayız. Ancak kimsenin aç kalmadığı, insanların sırf geçimlerini sağlayabilmek için ömürlerini tüketmediği, herkesin kendisini geliştirecek zamana ve imkâna sahip olduğu bir dünya oluşturmak neden hayal olsun?
Bence insanlığın önündeki asıl mesele, daha fazla üretmek değil, ürettiğimiz zenginlikle nasıl yaşayacağımızı öğrenmek. Teknoloji bize bol üretim ve zaman sunuyor; ancak bunu nasıl kullanacağımıza ve ortaya çıkan zenginliği nasıl paylaşacağımıza bizim karar vermemiz gerekiyor...
Bence yeryüzünde cenneti kurmak, sandığımız kadar zor değil. Bunun için öncelikle adil paylaşmayı ve de başarıyı sahip olunan servetle değil, bilgi, yaratıcılık ve insanlığa katkıyla ölçmeyi öğrenmeliyiz. İnsanlığın bilgi birikimini ve üretim gücünü dayanışmayla birleştirebilirsek, insanların geçim kaygısından uzaklaşıp kendilerini geliştirmeye, düşünmeye ve yaşamın anlamını aramaya daha fazla zaman ayırabildiği bir dünya kurabiliriz...
Bunları beceremezsek, değil dünyayı cennet haline getirmek, sanıyorum yakın zamanda insanoğlunun sonunu getireceğiz...
Bunu Nazım çok güzel özetlemiş:
''Kendi kendimizle yarışmadayız, gülüm.
Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz,
Ya da dünyamıza inecek ölüm...''



