Reklam
Reklam
BIST 100
14.029,54 -2,35%
DOLAR
45,5824 0,01%
EURO
53,0898 -0,07%
GRAM ALTIN
6.668,59 -0,35%
FAİZ
43,50 2,67%
GÜMÜŞ GRAM
112,03 -1,62%
BITCOIN
76.720,00 -0,18%
GBP/TRY
61,1985 -0,04%
EUR/USD
1,1642 -0,12%
BRENT
109,87 -1,99%
ÇEYREK ALTIN
10.903,14 -0,35%

İnsanın Sofrası ve Vicdanı

ahmet-tuna-haberci-kose-yazisi

Uzun zamandır aklımı kurcalayan bir soru var: İnsanoğlu hayvan yemeye devam ettiği sürece kalıcı bir huzura ve hakkaniyet duygusuna gerçekten ulaşabilir mi? Ben de et yiyorum, çok da severek yiyorum, kokoreçten kelle-paçaya kadar üstelik. Ancak bir yandan merhamet, adalet ve empatiyi yüceltirken, diğer yandan duyarlı, acı hissedebilen canlıları sistematik olarak tüketmek, insanın kendi içinde bir yarılma yaratıyor. Belki de huzursuzluğumuzun bir kısmı burada başlıyor...

İnsan, öldürmeden yaşayabilir mi? Bu soru ilk bakışta romantik, hatta biraz uçuk gelebilir. Fakat insanlık tarihine dikkatle bakınca, mesele sadece sofradaki etten ibaret görünmüyor. İnsan, kendisini doğanın merkezine koyduğu andan itibaren; hayvanı, ağacı, nehri, toprağı ve sonunda başka insanları da “kullanılabilir nesne” olarak görmeye başladı. Savaşların kökü de biraz burada yatıyor...

Bugün dünyada milyonlarca insan, hayvan yememenin ahlaki bir ilerleme olduğuna inanıyor. Ve doğrusu, bu düşünceyi küçümsemek kolay değil...

*****

Baha hayvan yememe meselesine pek de sıcak bakmıyor, o da et yemeyi seviyor ve bu tartışmayı daha da ileri götürüyor: “Bitkiler de canlı, bu durumda onları da yememek gerekiyor” diyor. Haksız sayılmaz. Bitkilerin kimyasal sinyallerle birbirlerini “uyardığı”, çevresel tehditlere tepki verdiği bilimsel olarak gösterilmiş durumda...

Afrika’da zürafalar akasya yapraklarını yemeye başladığında, ağacın etilen gazı salgılayıp komşu akasyaları uyardığı, onların da yapraklarına tanen doldurduğu biliniyor. Yeraltında ise mantar ağları (wood wide web) ile karbon, besin ve tehlike sinyalleri taşınıyor. Yani orman sessiz değil; fısıldaşıyor, çığlık atıyor, yas tutuyor...

Yani bir ağacı kesmek de, hissiz bir nesneyi parçalamak değil. Taze soğanı topraktan sökmek de bunun bir benzeri. İşte insan burada büyük bir duvarla karşılaşıyor: Hayvan yemeyelim, bitki de yemeyelim… o zaman insan nasıl yaşayacak? Bu noktada tartışma uç bir yere varmış oluyor: Eğer her türlü canlıyı tüketmek ahlaki bir problemse, o halde ne yapacağız? Hiçbir şey yememek mi? Su dışında her şeyden vazgeçmek mi?

*****

Meseleye ahlaki olarak değil, insan sağlığı açısından yaklaşan Alman doğa filozofu Arnold Ehret, 1900’lerin başında “bütün hastalıkların kökeni mukustur” dedi. Yiyeceklerin büyük çoğunluğu mukus (bir nevi sümük) üretiyordu. Ona göre insan vücudu bir “hava-gaz motoru”ydu; enerji yiyecekten değil, havadan geliyordu. Ehret, “Vitality = Power − Obstruction” formülünü yazdı: Canlılık, güçten engelleri çıkarınca kalan şeydi. İdeal diyetinde; et, süt, yumurta, tahıl, baklagil yoktu; sadece meyva ve nişastasız sebze vardı. Oruçla birleşince bedenin kendi kendini temizlediğini savundu. Ehret 1922’de “Mucusless Diet Healing System” kitabını yayımladı ve Steve Jobs’ın da bu kitaptan etkilendiği anlatılır. Ehret’in pratiği radikaldi: Uzun oruçlar, sadece meyve suyu, güneş, hava...

Benzer şekilde, günümüzde “breatharian” (nefesle beslenme) olarak bilinen akımlar da ortaya çıktı. Bu akımı benimseyen bazı kişiler, fiziksel gıdaya ihtiyaç duymadan yaşayabileceklerini iddia ediyor. Ehret’in uç noktasında yer alıyor “breatharianism”. Yani ışık ve havayla beslendiğini iddia edenler. Avustralyalı Jasmuheen, 1993’ten beri yemek yemediğini söylüyor, sadece kahve, su, meyve suyu ve “prana” (havadan alınan yaşam enerjisi) ile yaşadığını anlatıyor...

*****

Bir de frugivorluk var. Sadece ağaçtan kendiliğinden düşen meyvelerle beslenme şekline frugivorluk (meyve oburluğu) veya felsefi boyutta fructarianizm (meyve beslenmesi) deniyor. Bu beslenme tarzını benimseyenlerin en temel motivasyonu, hiçbir canlıya (bitkilere bile) zarar vermemek. Ağacın dalından meyveyi koparmayı bile bitkiye yapılan bir müdahale veya "incitme" olarak gördükleri için, yalnızca doğanın kendi rızasıyla toprağa bıraktığı, olgunlaşıp düşmüş meyveleri tüketirler. Özetle, onlar için beslenmek, doğayı hasat etmek değil, doğanın sunduğu hediyeleri topraktan nezaketle toplamaktır...

*****

Baha’nın hatırlattığı bir başka ilginç konu da “Tartaria Medeniyeti.” Bu medeniyette insanların nefesle beslendikleri iddia ediliyor. İnternette zaman zaman karşımıza çıkan bu anlatılar, geçmişte ileri bir uygarlığın farklı yaşam biçimlerine sahip olduğunu öne sürüyor. Bu medeniyette insanların dev olduğu, tuvalete ihtiyaç duymadıkları, çünkü “aether”den, kutsal ruhtan enerji aldıkları söyleniyor. Yani yemek-içmek yok, doğrudan atmosferden beslenme var. Egemen sistemin ingilizce internet üzerinde yoğun bir sansürü var. O nedenle sanıyorum, bu medeniyet hakkında ingilizce bir şeyler bulmak zor ama Baha bu medeniyete dair Rus dilinde pek çok veri olduğunu söylüyor...

*****

Doğa bize farklı ölçeklerde ilham veriyor. Örneğin devasa balinalar, neredeyse görünmez denecek kadar küçük planktonlarla beslenerek yaşamlarını sürdürüyor. Mavi balina 30 metre, 150 ton. Bu, büyüklüğün her zaman büyük tüketim gerektirmediğini hatırlatıyor...

Doğada “öldürme zinciri” tek yol değil. Süzerek, dönüştürerek, zarar vermeden yaşamak da mümkün. Ağaçlar bile kökleriyle birbirine karbon yolluyor, hasta fidanı besliyor. “Ana ağaç” deniyor onlara. Rekabet değil, işbirliği...

*****

Hiç yememeği bu günün dünyasında denemek pek mümkün görünmüyor tabii. Ama daha az ve daha bilinçli yemeye ve de daha az zarar vererek yaşamanın yollarını bulmaya çalışabiliriz. Bir meyveyi koparırken ağaca teşekkür etmek. Tabağımıza gelenin hikâyesini bilmek. Endüstriyel çiftliklerin çığlığını duymak. Balina gibi “azla çok” olmayı öğrenmek...

Medeniyet diye isimlendirdiğimiz şeyin aslında; devasa binalar, mükemmel silahlar, muhteşem bilimsel ilerlemeler değil; daha az zarar vermeyi öğrenmek olduğunu, böyle olması gerektiğini düşünüyorum...

Sonuçta insanın önünde birkaç seçenek var: Mevcut düzeni sorgulamadan sürdürmek, tamamen uç noktalara savrulmak ya da daha dengeli bir yol aramak. Belki de gerçek huzur, bu üçünün arasında, sürekli kendini sorgulayan bir farkındalıkta yatıyor...

 

 

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?