
Sevgili dostum.
Medeniyet kuran toplumlarda, inançlarını destekleyen, örf ve adetlerini anlatan ata sözleri vardır. Bu sözler insanlıklarına, kişiliklerine, ahlaki değerlerine ışık tutar, yol gösterir. Bu sözlerin çoğu kimler tarafından söylendiği bilinmez. Biz bu sözleri alır atalarımızın sözü olarak kabul eder, oradan ders çıkarır, edebiyatımızda, sanatımızda hatta yaşam tarzımızda kullanırız. Bu sözlerin elbette bir sahibi, ilk söyleyeni vardır. Kimdir kim söylemiştir, kimin sözüdür, bilinmeyenleri bilinenden çoktur. Bu ata sözleri ağzımızdan eksik olmaz, beynimizden silinmez. "Ağaç yaşken eğilir" der, çocuk yaşta eğitim anlarız, "komşu komşunun külüne muhtaç" derken, komşunun komşuluğun değerini anlatırız. "Ev alma komşu al" ata sözüyle de hem insan olmayı hem de insan aramayı perçinleştiririz.
Ata sözlerinin dili olduğu gibi, fıkralarında dili vardır. Fakat fıkraların birçoğunun kim tarafından söylendiği ya bilinir ya da birine mal edilir. Nasreddin Hoca'dan araştırmalara göre fıkra sayısı 50’yi geçmez. Zamanla bu sayı yüzleri hatta binleri geçmiştir. Her gülünen ya da ders niteliği taşıyan söz Nasreddin Hoca'ya yazılmıştır. 50 fıkradan fazla fıkrası olduğu gerçektir ama birçoğunun ona ait olmadığı da gerçektir. Nasreddin Hoca dini bütün, ilmi irfanı olan bir şahsiyet olduğu, genelde doğru kabul görür. Bu yüzden adap ve edep taşıyan, her fıkra Nasreddin Hoca'ya ait olsa da kafa karışıklığı olmaması bakımından, ders niteliği taşıyan 50 fıkrasını kaleme aldım. Nasreddin Hoca yoktur diyenlere ise, ata sözlerini söyleyenler kimlerdir, bilen var mı diyesim geliyor. Yazılı kaynaklarımızın büyük bir bölümü, yazanlarla birlikte Moğollar tarafından yok edilmiş, geri kalan kısmı ise yerli Moğollar tarafından ya mahzenlere ya da kağıt olarak başka yerlere satılmıştır. Yani sizin anlayacağınız, tarihimizle, medeniyetimizle aramıza defalarca duvar örülmüştür. Bu duvar taşları döşenirken, iyi niyet taşısa bile, anayı evladından, erkeği hanımından ayırmaktan öteye gitmemiştir. Duvarın arkasını görmeden neleri kaybettiğimizi görmemiz mümkün değildir. Bugün için aydınlatılmaya çalışılsa da duvarın arkası hâlâ karanlıktır. Duvarı yıkmadan bin yıllık medeniyet ışığıyla aydınlatmadan, kurtuluşun anahtarını, Nasreddin Hoca gibi, karanlıkta kaybedip aydınlıkta arayacağız ya da arattıracaklar. Filozof olan Nasreddin Hoca, görünen köy kılavuz istemez misali, hayatını mizahlaştırarak, bizi uyarmak adına, geçmişe köprü olmuş, geleceğe ışık tutmuştur. "Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az" tabiri anlayanla, anlamayanı o kadar güzel anlatmış ki, adeta bize laf bırakmamıştır. Nasreddin Hoca gibi birçok şahsiyet, Anadolu insanın kalbinde yaşamış, dilden dile, gönülden gönüle bu günlere gelmiştir. Bu yüzden olsa gerek, Nasreddin Hoca'nın varlığını dün gibi hissediyoruz. Zira Anadolu insanı latifeyi, mizahı seven bir toplumdur. Bence bu milletin tamamı Nasreddin Hoca'dır. Alimi de, cahili de, hocayı, düşürmez dilinden…
Ak sakallı güler yüzlü, tatlı dilli ihtiyar adam, oradan atıyla uzaklaştıktan sonra, kadı Nasreddin korumalarına, toparlanın Cuma namazına, Akşehir'e yetişelim dedi. Hazırlanıp yola koyuldular. Namaza bir saat kadar kala, Akşehir'e girdiler. Kimselerin olmadığı, çocukların bile sokakta oynamadığı, adata terkedilmiş bir şehirde merkez camiine kadar geldiler. Hayretler içinde etrafı süzerken, alçak bir sesle bugün cuma değil mi bu insanlar nerede diye kendi kendine konuşmaya başladı. Allah'tan camiden biri çıkarak hoş geldiniz kadı efendi, kadıhane yakında beni takip edin dedi. Nasreddin Hoca adama insanlar nerede diye sordu. Adam herkes medresede Hayrani Hz. sohbet ediyor, namaza gelirler dedi. Yürüyerek kadıhaneyi gösterdi, temizlendi bakımı yapıldı, atlar için ahır elden geçirildi, iki katlı girişte 20 kişilik su başı hanı, muhakeme odası, üst katta da sizin eviniz yer almaktadır. Evli erler varsa ayrıca 10 hane ayrılmıştır dedi. Nasreddin hoca bizim geleceğimizi nereden haber aldınız dedi, adam bir aydır sizi bekliyoruz, sizden önceki kadı, Sivrihisar'a tayin oldu dedi ve hocam. Ben camide kayyumum ezan okuyacağım camide buluşuruz diyerek oradan ayrıldı. On kişilik emniyetten görevli olan erlerden, bugünün deyimiyle çavuş mesafesinde olan, subaşı Nasreddin Hoca'ya en yakın koruyucu, emir ve sözlerini dinleyerek, askerleri yönlendiren kişiye, Hoca haydi hazırlanın camiye gidiyoruz dedi. Subaşı aynı sözü erlere iletti. Kadı Nasreddin önde, Subaşı hemen yanında bir adım geride, güvenlik mangası düzenli bir şekilde boş camiye girip, Nasreddin Hoca'nın arkasına oturdular. Fazla vakit geçmeden Ezan-ı Muhahammed’i okundu. Cemaat koşarcasına camiyi tıklım tıklım doldurdu. Sünnetler kılındı, minberin merdivenlerinden, ak saçlı, kardan beyaz cübbeli, düzgün sarıklı, atmışlı yaşlarda bir zat yukarı doğru çıkıp oturdu. İç ezan okunmaya başladı. Nasreddin hoca başını kaldırıp, minbere baktı, minberdeki kişiyle bir an göz göze geldiler, bu adam o adamdı. Yani beraber göle maya çaldıkları adam, Nasreddin Hoca bir an şaşırdı ama kadılık gereği hiç belli etmedi. Adam hutbeyi bitirdi, kamet başladı, aşağıya indi, Nasreddin Hoca'nın yanına geldi, üstadım mülki amir sizsiniz, siz varken biz cuma namazı kıldıramayız dedi. Nasreddin hoca çok memnun oldum, biz bugün misafiriz, mülki amir değil, mülki fakir olarak sizi uygun görüyorum, şeran caizdir, lütfen buyurun diye öne sürdüğü kişinin, Seyyid Mahmud Hayrani olduğunu artık biliyordu, Seyyid Hacı İbrahim Veli’den size selam getirdim diyerek namaz kıldırmasını istedi. Namazlar kılındı, medreseye geçildi, yemekler yenildi. Sohbetler edildi. Akşehir'e maya çalmaya, bizimle olmaya hoş geldin, karşılamaları yapıldı. Bütün Akşehirliler göle maya çalmaya, davet edildi, bu günü bayram yapmaya, her yıl kutlamaya karar verildi. Nasreddin Hoca çok sevindi. Çocuklar maya çaldı, büyükler hep bir ağızdan, koca göl maya tutar mı diye ses verdi, çocuklar büyük bir heyecan, büyük bir coşkuyla ya tutarsa diye cevap verdi. Nasreddin Hoca her kesi güldürdü, düşündürdü ders verdi. Gölün kenarına gitti göle arkasını döndü, ellerini semaya kaldırdı, Allah'ım insanların mutluluğuna mutluluk, umutsuzluğuna umut katmanda, beni vesile kıldığın için, bir ömür eşeğimle ben sana hizmet edeceğiz dedi ve duygulandı. Gözlerinden akan yaşlar sakalını aşarak üzerine dökülmeye başladı. Gözyaşlarını gören subaşı, ağlayarak hocam ne oldu dedi. Nasreddin Hoca, daha ne olacak göl maya tuttu, şükürden, sevinçten ağlamayalım mı gözyaşı da ruhumuzu mayalandırır, gözyaşı mayası olmazsa, göl maya tutmaz subaşı, asla unutma dedi ve gölden abdest alıp, şükür namazına durdu. O gün bu gündür her yıl, Akşehir gölüne, maya çalınır kutlanır hale geldi. Her yıl bugün umutlar yeniden yeşerir, hayaller yeniden kurulur, küsler barıştırılır, helallikler alınır, çocuklar sevindirilir, fakir fukara, yetim guraba unutulmamak üzere, yeminler edilir, eller semaya açılır, göle yeniden maya çalınır. Böylece mutlu ve umutlu Akşehir'e dönüp Nasreddin Hocalı hayat tekrar başlamış olur. Haftaya karanlıkta kaybedip aydınlıkta arama fıkrasıyla devam edelim. Hoşça kalın dostça kalın.



