
Bilime aklı başında bir insanın karşı olacağını sanmıyorum. Dolayısıyla bilimin hayatımıza belki de en çok dahil olan alanı tıbba da, aynı şekilde, aklı başında bir insanın karşı olacağını sanmıyorum. Ancak ekonomik çıkarların bilime ve tıbba korkunç denebilecek oranda nüfuz ettiği günümüzde, başta tıp olmak üzere, tüm bilimsel alanların sürekli olarak sorgulanması gerektiğine inanıyorum...
Ülkemizde bu sorgulamada başı çeken insanlar bence; Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta, Doç Dr. Yavuz Dizdar ve Prof. Dr. Canan Karatay. Eksikleri, yanlışları, ön yargıları, takıntıları olabilir. Bunlar, onların işaret ettiği pek çok noktanın değerini azaltmaz.
Durumun batı dünyasında nasıl olduğunu anlamaya çalıştım. Gördüm ki, batıda tıbba içerden eleştiri getirenlerin bir kısmı çok önemli görevlerde bulunmuşlar/bulunuyorlar. Bizde durum ne yazık ki öyle değil. Önemli bir konumumuz varsa, konumumuzu korumak ve sistemi tedirgin etmemek için, sistemin türküsünü söylüyoruz, maalesef...
*****
Özellikle 3 isim çarptı gözüme, 2'si A.B.D.'den, biri İngiltere'den: Prof. Dr. John Ioannidis (Stanford Üniversitesi Tıp, Epidemiyoloji ve Nüfus Sağlığı Profesörü, Stanford Önleyici Araştırmalar Merkezi'nin direktörlüğünü ve Stanford Meta-Araştırma İnovasyon Merkezi'nin direktörlüğünü yürütmekte) , Prof. Dr. Marcia Angell (Harvard Tıp Fakültesi'nde Küresel Sağlık ve Sosyal Tıp Departmanı bünyesinde öğretim üyesi, dünyanın en prestijli tıp dergilerinden biri olan New England Journal of Medicine dergisinin tarihteki ilk kadın Genel Yayın Yönetmeni) ve Prof. Dr. Ben Goldacre (Oxford Üniversitesi'nde Kanıta Dayalı Tıp alanında Profesör ve Uygulamalı Veri Bilimi Enstitüsü Direktörü, İngiltere Sağlık ve Sosyal Bakım Bakanlığı için sağlık verilerinin güvenli kullanımı üzerine ulusal düzeyde büyük inceleme ve reform raporlarına liderlik etmiş).
*****
Prof. Dr. John Ioannidis, Stanford Üniversitesi'nde tıp ve epidemiyoloji alanlarında çalışan ve bilimsel araştırmaların güvenilirliği konusunda dünyanın en çok tanınan isimlerinden biri. 2005 yılında yayımladığı ve bilim dünyasında büyük yankı uyandıran makalesinin başlığı bile başlı başına sarsıcı: “Yayımlanmış Araştırma Bulgularının Çoğu Neden Yanlıştır?”
Ioannidis burada rahatsız edici bir soru soruyor: Bilimsel araştırma sistemi, yanlış sonuçların doğruymuş gibi ortaya çıkmasına ne ölçüde izin veriyor? İstatistiksel yöntemlerin esnek kullanılması, sonuçların seçilerek raporlanması gibi faktörler, araştırma sonuçlarını olduğundan daha güvenilir gösterebiliyor.
Ioannidis'in söylediklerini “Bilimsel araştırmaların çoğu yalandır” şeklinde basitleştirmek doğru olmaz. Asıl mesajı çok daha değerli: Bilimsel görünen bir sonucun güvenilirliğini sorgulamak bilime karşı olmak değildir. Tam tersine, bilimin gereğidir...
*****
İkinci isim Prof. Dr. Marcia Angell. Angell sıradan bir tıp yazarı değil. Harvard Medical School'da öğretim üyeliği yapmış, yaklaşık yirmi yıl boyunca dünyanın en saygın tıp dergilerinden biri olan The New England Journal of Medicine'in baş editörlüğünü yürütmüş bir hekim ve akademisyen. Dolayısıyla ilaç endüstrisini eleştiren Angell de “dışarıdan” konuşan biri değil, sistemin merkezinde bir konumu var.
Angell'in asıl itirazı ilaç şirketlerinin varlığına değil, ilaç endüstrisinin ekonomik gücünün tıp biliminin üretim ve değerlendirme süreçleri üzerindeki etkisine yönelik. 2004 yılında yayımladığı The Truth About the Drug Companies adlı kitabında, ilaç endüstrisinin yalnızca ilaç üretmediğini; araştırmaların finansmanından doktorların eğitimine, akademik kurumlarla ilişkilerden pazarlama faaliyetlerine kadar tıp sisteminin birçok alanında etkili olduğunu anlatıyor.
Özellikle önemli gördüğü sorunlardan biri klinik araştırmaların sonuçları. Bir ilaç şirketinin finanse ettiği araştırmalardan olumlu sonuç çıkanların yayımlanması, olumsuz sonuçların ise daha az görünür olması durumunda doktorun elindeki bilimsel literatür sorunlu hale geliyor. Çünkü doktor aslında bütün araştırmaları görmüyor; yalnızca yayımlanmış olanları görüyor.
Burada derindeki soru şu: Bir bilimsel araştırmanın parasını veren kişi, araştırmanın sonucunu da etkileyebiliyorsa ortaya çıkan bilgi ne kadar bağımsızdır? Angell'in yıllardır üzerinde durduğu mesele esas olarak budur. Bu nedenle araştırma sonuçlarının kamuya açık olması ve akademik tıp ile ilaç endüstrisi arasındaki mali ilişkilerin çok daha şeffaf hale getirilmesi gerektiğini savunuyor...
*****
Üçüncü isim Prof. Dr. Ben Goldacre. Goldacre bugün Oxford Üniversitesi'nde Kanıta Dayalı Tıp Profesörü ve Bennett Institute for Applied Data Science'ın direktörü. Ayrıca bütün klinik araştırmaların kayıt altına alınması ve sonuçlarının açıklanmasını savunan AllTrials kampanyasının kurucularından.
Goldacre'ın Bad Pharma adlı kitabında üzerinde durduğu temel meselelerden biri yine yayımlanmayan araştırmalar. Diyelim ki yeni bir ilaç üzerinde on klinik araştırma yapıldı. Sekizi ilacın etkisinin zayıf olduğunu veya ciddi yan etkiler bulunduğunu gösterdi; iki araştırma ise olumlu sonuç verdi. Eğer yalnızca o iki olumlu araştırma yayımlanırsa doktor ne görecektir? İlacın oldukça etkili olduğunu... Oysa gerçekte on araştırmanın tamamına baktığımızda bambaşka bir tablo var...
Bu nedenle Goldacre şu temel sorun üzerinde duruyor: Yapılmış bütün araştırmaların sonuçlarını göremiyorsak, doktorun gerçekten “kanıta dayalı” karar verdiğini nasıl söyleyebiliriz? Klinik araştırmaların sonuçlarının eksik bildirilmesi, sonuçların değiştirilmesi veya olumsuz sonuçların yeterince görünür olmaması, bilimsel literatürün gerçeğin tamamını yansıtmasını engeller...
*****
Aslında bu üç bilim insanının farklı kapılardan girerek benzer bir noktaya ulaştığını görüyoruz. Ioannidis bize yayımlanan araştırmanın kendisini sorgulamamızı söylüyor. Angell, bu araştırmaların arkasındaki ekonomik ilişkileri ve çıkar çatışmalarını sorguluyor. Goldacre ise daha temel bir soru soruyor: Peki yayımlanmayan araştırmalar nerede? Üç soruyu yan yana koyduğumuzda “kanıta dayalı tıp” dediğimiz kavramın gerçek sınavı ortaya çıkıyor.
Bütün bunlar modern tıbbı çöpe atmak anlamına mı geliyor? Kesinlikle hayır. Çünkü Ioannidis daha iyi bilim istiyor. Goldacre daha fazla şeffaflık istiyor. Angell ise bilimin ekonomik çıkarların gölgesinden kurtarılmasını istiyor...
Hiçbiri “doktora gitmeyin”, “ilaç kullanmayın” veya “bilim yalandır” demiyor. Tam tersine; daha iyi araştırma yapılmasını, olumsuz sonuçların da yayımlanmasını, verilerin mümkün olduğunca paylaşılmasını, çıkar çatışmalarının açıklanmasını ve ilaç şirketleriyle akademisyenler arasındaki ilişkilerin şeffaflaştırılmasını istiyorlar...
Bilimi eleştirmek ile bilimi reddetmek, tabii ki aynı şey değil. Hatta bilim tarihine baktığımızda bilimin ilerlemesini sağlayan en önemli mekanizmalardan birinin, daha önce kabul edilmiş bilgilerin sorgulanması olduğunu görürüz...
Belki de modern tıbbın gerçek gücü laboratuvarda veya en gelişmiş MR cihazında değil; “bundan gerçekten emin miyiz?” sorusunu sorabilme cesaretindedir...
Ve bilim, belki de tam o sorunun sorulduğu yerde başlar...



