
Önce Şanlıurfa'da sonra Kahramanmaraş’ta okulda yaşanan saldırılar… Ölen çocuklar, yıkılan hayatlar... Çocukların öldürülmesi, dünyada var olan dehşetin belki de en korkuncu, en kabul edilmezi... Analar ve babalar için dayanılmaz bir acı...
Bu trajik olay, sadece bir "asayiş vakası" ya da "münferit bir cinnet" olarak okunamaz. Şiddetin mazereti olmaz, yitip giden canların acısı tarif edilemez; ancak bu yıkımın hangi topraklarda filizlendiğini anlamak, yeni felaketleri önlemek için bence çok gerekli...
Yıllar önce, Amerika'ya uyuşturucu ile mücadele eğitimine giden bir emniyet amirinden, ''bunlar Amerika'da yaşanır, Türkiye'de olmaz'' dedikten bir süre sonra benzer olayların Türkiye'de de günlük hayatın parçası haline gelmesiyle, dehşete düştüğünü dinlemiştim. Okul baskınlarını da, ABD gibi ülkelerde yaşanan, bizim çok dışımızda olaylar olarak görürdük...
*****
Carl Jung’a göre "Gölge", kişiliğimizin toplum tarafından reddedilen, bastırılan ve karanlıkta kalan kısmıdır. Okullar, sadece başarı ve disiplin odaklı birer fabrikaya dönüştüğünde, çocukların iç dünyasındaki öfke, dışlanmışlık ve kırılganlıklar gölgeye itilir. Öğretmenlere haksızlık etmek istemem, ancak birçok öğretmenin, çocukların dünyasına temas etmekte zorlandıklarına inanıyorum. Müfredat yetiştiriliyor. Sınavlar yapılıyor. Ödevler veriliyor. Ama bir çocuğun gözünün içine bakıp, “Sen gerçekten iyi misin?” diye soran kaç kişi var? (mutlaka bunu soran öğretmenler vardır ama bence oldukça azınlıktalar). Çünkü okullarda öğretim önceleniyor (o da içselleştirilebilen değil, ezberci/sınav odaklı öğretim, maalesef), çocuğun duygusal dünyasına bireysel olarak eğilmek, eğitim dünyasının önceliği değil. Öğretmenlerin sadece ödev veren, müfredat yetiştiren figürler olması, çocuğun ruhsal dünyasıyla kurulan bağı koparır. Bağ kurulmayan çocuk, gölgesine hapsolur (bu tablodan öğretmenleri sorumlu tutmak haksızlık olur, temel sorumlu mevcut yaklaşımı dayatan sistemdir)...
*****
Ebeveynlerin sorumluluğunu da görmezden gelemeyiz. Ebeveynlerin tercihi çocukların kendilerini gerçekleştirmelerine destek olmak değil, sınavlarda yüksek puanlar aldıklarını görmek. Anne-babaların öğretmenlerden beklentileri de bu yönde. Bu da öğretmenin gerçekten öğretmen olabilmesinin önünde büyük bir engel. Çocuğun da mutsuzluğuna yol açan bir engel. Yani biz ebeveynler, bu olumsuz tablonun meydana gelmesinde sisteme destek veriyoruz. İstiyoruz ki çocuklar bizim çizdiğimiz rotada yürüsünler. Oysa Halil Cibran, bir asır önce şunları yazmış:
Çocuklarınız, sizin çocuklarınız değil gerçekte.
Hayat’ın kendine karşı duyduğu özlemin oğulları, kızları onlar.
Sizden geçerek geliyorlar dünyaya, evet, ama siz değilsiniz yola çıktıkları kapı.
Ve sizinle beraber olsalar da, size ait değiller onlar.
Sevginizi verebilirsiniz onlara, ama düşüncelerinizi değil.
Kendi düşünceleri var, çünkü, onların.
Onlara benzemeye çalışabilirsiniz, ama sakın benzetmenin yollarını aramayın onları kendinize...
*****
Bugün Türkiye’de psikiyatri/psikoloji alanı da, ne yazık ki büyük ölçüde eski kalıplarla ilerliyor. Tanı koy, ilaç ver, gönder (başka ülkelerdeki durumu bilmiyorum, çok daha iyi konumda olan ülkeler olduğunu zannediyorum). Çocuğun ruhunu anlamaya çalışmak, onun hikâyesine sabırla yaklaşmak… Bunlar hâlâ istisna... Alandaki önemli isim sahiplerinin bile, en azından bir bölümünün, ''mış'' gibi yaparak konumlarını koruduklarını düşünüyorum... Yani ülkemizde bu alan, ne yazık ki modern dünyanın toplumsal ve bireysel ihtiyaçlarının oldukça gerisinde ve modası geçmiş şablonlarla ilerliyor. Bireyin ruhsal acısını dinlemek ve köküne inmek yerine, semptomları ilaçla baskılamaya çalışmak, yangını söndürmek değil, sadece dumanı saklamaktır. Psikiyatrik problemlerin sarmalındaki bir çocuğu hizaya sokmaya çalışmak, alevi görmezden gelip alarmı susturmaktır. Oysa onun ihtiyacı anlaşılmak... Sistem ise, bu çocukları "arıza" olarak kodlayıp dışarı itiyor...
*****
Devlet mekanizması; toplumsal düzeni, bireyin duygu durumundan, kıyaslanamayacak kadar çok daha fazla önemser. Sokakta veya okulda sessizlik varsa, her şey yolunda kabul edilir. Oysa bu sessizlik, bazen fırtına öncesi sessizliğidir...
Akran zorbalığına karşı geliştirilmeyen politikalar da, devletin bireyi koruma görevindeki en büyük ihmallerinden biri. Okullarda akran zorbalığı hâlâ tali bir mesele gibi görülüyor. “Çocuklar arasında olur böyle şeyler” denilerek geçiştiriliyor. Oysa bazı çocuklar için bu “şeyler” bir travmadır. O çocuklar için her gün okula gitmek, küçük bir savaş gibidir. Ve o savaş, bazen çocuğun içinde büyür, şekil değiştirir. Devletin ve okul yönetimlerinin "düzen bozulmasın" diyerek görmezden geldiği akran zorbalığı, kurbanın iç dünyasında devasa bir gölge yaratır. Bu gölge bir gün "yansıtma" yoluyla şiddet olarak dışarı taşar... Ve Jung der ki, ''insan yüzleşmediği şey tarafından yönetilir''... Ve yine Jung der ki, ''dünya ancak tek tek insanların ruhu içinde iyileşebilir''...
*****
Polisiye Tedbirler Çözüm Mü? Okul kapılarına dedektör koymak veya güvenlik sayısını artırmak, belki bazen işe yarayabilir ama sorunu çözmekten çok uzaktır. Psikiyatrik sorunları olan çocuk sayısındaki hızlı artış, toplumsal bir imdat çığlığıdır. Eğer meseleyi sadece polisiye bir olay olarak görürsek, gelecekte benzer trajedilerin yaşanması, ne yazık ki, kaçınılmazdır...
Çözüm bence; Jung’un dediği gibi bireyleşme sürecine izin veren, çocuğu sadece bir rakam veya düzen unsuru olarak görmeyen, onun gölgesiyle barışmasına yardımcı olan gerçek bir rehberlik ve empati anlayışındadır...




