
Trump'ın el yükselte yükselte geldiği son noktada, Grönland'ı Danimarka'dan istemesi, dünyanın tutturduğu yeni yolun artık tevil kaldıramaz hale geldiğini bize gösterdi. Kanada Başbakanı Mark Carney, 20 Ocak 2026’da Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’nda yaptığı konuşmada, gelinen bu noktayı net bir şekilde tanımladı ve çok uzun süredir uluslararası siyasetin kutsalı sayılan (en azından böyleymiş gibi yapılan) “kurallara dayalı uluslararası düzenin” sonuna gelindiğini ilan etti. Carney’ye göre bu düzen artık bir “geçiş süreci” değil, keskin bir kopuş yaşamaktadır: Zaten oldukça göreceli işleyen; kuralların, hukukun ve kurumların artık çok daha gözle görünür şekilde işlevsizleştiği yeni bir döneme girdik...
*****
Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nda, "Uluslararası hukukun suçlanan ya da mağdurun kimliğine göre farklı sertliklerde uygulandığının da farkındaydık. Kurallara dayalı düzen hikâyesinin kısmen sahte olduğunu biliyorduk. Bu kurgu faydalıydı. Çünkü Amerikan hegemonyasının sağladığı bazı ‘nimetler’ vardı. Bu yüzden vitrine tabelayı koyduk" sözlerini kaydeden Carney, "Tabelayı camdan indiriyoruz. Eski düzen geri gelmeyecek. Yasını tutmamalıyız. Ama bu kırılmadan; daha iyi, daha güçlü, daha adil bir şey inşa edebiliriz" değerlendirmesinde bulundu.
*****
Carney, 'tabela' metaforu ile, Havel'in bir yazısına atıf yapıyor: 1978’de Çek muhalif Václav Havel (sonradan cumhurbaşkanı oluyor), “Güçsüzlerin Gücü” adlı denemesinde şu soruyu sordu: Komünist sistem kendini nasıl ayakta tutuyordu? Cevabı şöyleydi: Bir manav her sabah vitrinine bir tabela asıyordu: “Dünyanın bütün işçileri, birleşin!” Buna inanmıyordu. Kimse inanmıyordu. Ama yine de sorun çıkmaması için, uyum sinyali vermek için, hayatını kolaylaştırmak için asıyordu. Ve her sokaktaki her dükkân sahibi aynı şeyi yaptığı için sistem sürüyordu. Sadece şiddetle değil, sıradan insanların içten içe yanlış olduğunu bildikleri ritüellere katılmasıyla ayakta kalıyordu. Havel buna “yalan içinde yaşamak” diyordu. Sistemin gücü hakikatinden değil, herkesin doğruymuş gibi davranmaya razı olmasından geliyordu. Kırılganlığı da aynı yerden doğuyordu: Bir kişi bile bu oyunu bıraksa (mesela manav tabelayı indirse) yanılsama çatlamaya başlıyordu...
*****
Carney'in konuşmasındaki, önemli bulduğum diğer bazı cümleleri de yazmak istiyorum: '' Kanada gibi orta ölçekli güçler çaresiz değildir. İnsan haklarına saygı, sürdürülebilir kalkınma, dayanışma, egemenlik ve devletlerin toprak bütünlüğü gibi değerlerimizi yansıtan yeni bir düzen kurma kapasitesine sahiptirler... Daha az güçlü olanların gücü, dürüstlükle başlar... Orta güçler için soru, bu yeni gerçekliğe uyum sağlayıp sağlamamak değildir. Sağlamak zorundayız. Soru, bunu sadece duvarları yükselterek mi yapacağız, yoksa daha iddialı bir şey mi deneyeceğiz?... Kanada, işleyen çoğulcu bir toplumdur. Kamusal alanımız gürültülü, çeşitli ve özgürdür... Kanada’nın bir şeyi daha var: olup biteni görme ve buna göre hareket etme iradesi... ’’
*****
Bugün karşımızda duran tablo, Bertrand Russell’ın endişesini haklı çıkarıyor. Russell, aklın kullanılmadığı bir dünyada gücün zorbalığa dönüşeceğini söylerdi. Verilere baktığımızda, bu zorbalığın ekonomik ve sosyal ayak izlerini net bir şekilde görüyoruz:
Güven Endeksi: 2024-2025 Edelman Güven Barometresi sonuçlarına göre, halkın küresel kurumlara olan güveni son on yılın en düşük seviyesinde. Gelişmiş ekonomilerde halkın %60'ından fazlası mevcut sistemin kendileri için çalışmadığını düşünüyor.
Silahlanma Yarışı: Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) verilerine göre, küresel askeri harcamalar 2,4 trilyon doları aşarak rekor kırdı. Bütçeler artık daha fazla savaşa ayrılıyor maalesef.
Gelir Adaletsizliği: En zengin %1’lik kesim, son iki yılda yaratılan tüm yeni servetin yaklaşık üçte ikisine el koymuş durumda...
*****
Buda’nın "Acı gerçektir ve kaynağı arzudur" tespiti, bugünkü küresel krizin özetidir. Sınırsız büyüme arzusu, sınırsız tüketim hırsı ve "ben merkezli" bir dünya kurma çabası, kaçınılmaz olarak ıstırabı doğurmuştur...
İbn Arabi'nin vahdet-i vücut anlayışı da, tüm varoluşun birliğini ve karşılıklı bağımlılığını vurgular. Bütünün bir veya birkaç parçası acı çekerken, geri kalanın gerçekten saadet sürmesi imkansız görünmektedir. Eğer her birey ve her ulus, kendi çıkarını tüm insanlığın çıkarından ayrı düşünmekten vazgeçerse, belki o zaman yeni bir "altın kural" inşa edilebilir...
İnsanoğlunun tarihte yaşadığı sayısız bunalımların bir yenisine daha sürükleniyoruz. Problemlere verilecek sağlıklı cevabın; daha fazla silahlanma ve daha kurnaz politikalar izlemekten değil; İbn Arabi, Buda ve Russell gibi büyük öğretmenlerin anlattıklarına daha fazla kulak vermekten geçtiğine inanıyorum. Yanlış cevaplar bozuk sistemi besliyor; doğru cevapların ise, orta vadede, güçlü bir bulaşıcı etkisi olduğuna inanıyorum...


