BIST 100
13.112,31 1,36%
DOLAR
44,5807 0,00%
EURO
51,5148 0,08%
GRAM ALTIN
6.667,29 -0,55%
FAİZ
42,43 -0,84%
GÜMÜŞ GRAM
104,79 0,07%
BITCOIN
69.720,00 3,08%
GBP/TRY
59,0704 0,26%
EUR/USD
1,1546 0,23%
BRENT
109,79 0,72%
ÇEYREK ALTIN
10.901,82 -0,55%

Savaşın Gölgesinde İnsan Kalmak

ahmet-tuna-haberci-kose-yazisi

Bertrand Russell'a göre savaş, “çoğunlukla aptallığın, korkunun ve iktidar hırsının birleşimidir” ve ''insanlığın aklını kaybettiği zamanlardır''...

Bugün Orta Doğu’ya baktığımızda, Russell’ın bu tespiti ne yazık ki hâlâ geçerli. Özellikle ABD ve İsrail'in İran’a saldırıları, bu akıl kaybının güncel bir örneği gibi duruyor (tabii konu hakkında bambaşka pencerelerden bambaşka yorumlar da yapmak mümkün, mesela olanların bazı küresel güçler tarafından inceden inceye hesaplanarak gerçekleştiğini söyleyenler de vardır ve belki de haklı olan onlardır, kim bilir)...

*****

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) raporlarına göre, son 20 yılda Orta Doğu’daki askeri harcamalar istikrarlı biçimde arttı. Bölge, dünya nüfusunun yaklaşık %6’sını barındırmasına rağmen, küresel silahlanmanın yaklaşık üçte birine yakınını çekiyor...

*****

İran yıllardır ağır yaptırımlar altında yaşayan bir ülke. Ekonomik olarak sıkıştırılmış, diplomatik olarak kuşatılmış. Böyle bir ortamda “savunma refleksi”nin güçlenmesi kaçınılmaz. Bir ülke sürekli tehdit altında hissediyorsa, savunmaya yönelir. Bu, ideolojik değil, neredeyse biyolojik bir reflekstir. Ama, İran'ın kendini savunmasına karşı duyduğum sempatiye rağmen, bu refleksi bile masum görmeyi doğru bulmuyorum. Çünkü aynı refleks, dünyanın her yerinde savaşı büyüten zincirin de ilk halkası. Bir ülke kendini korumak için silahlanır. Komşusu bunu tehdit sayar, o da silahlanır. Böylece kimsenin aslında istemediği bir savaş ihtimali, herkesin katkısıyla büyür. Russell’ın “kolektif delilik” dediği şey tam da budur...

*****

Montaigne, Denemeler eserinin üçüncü kitabında yer alan "Fizyognomi Üzerine" (De la physionomie) başlıklı bölümünde, özellikle Fransa'daki iç savaş döneminde evini ve mülkünü koruma stratejisini anlatır. Temel argümanı, aşırı güvenliğin ve koruma önlemlerinin aslında saldırganı daha çok cezbettiği üzerinedir. Montaigne, iç savaşın en şiddetli olduğu dönemlerde bile şatosunun kapılarını kilitlemediğini ve nöbetçi tutmadığını belirtir. Ona göre:  Tahkim edilmiş, korunan bir yer, dışarıdan bakıldığında içinde çalınmaya değer çok önemli bir şey olduğu izlenimini verir. Nöbetçi dikmek, birine karşı savunma pozisyonu almaktır ve bu da karşı tarafta bir düşmanlık hissi uyandırır. Montaigne, evini "silahsız ve savunmasız" bırakarak, saldırganın elindeki en büyük kozu, yani "zorla girme" zevkini ve bahanesini elinden aldığını savunur...

Montaigne şöyle diyor: "Evimi her türlü korumadan mahrum bıraktım. Bir kilit, bir engel, bir düşmanı içeri girmeye davet etmekten başka ne işe yarar? Sadece hırsızın işini zorlaştırırsınız, ama onu durduramazsınız. Ben tam tersini yaptım: Kapılarımı ardına kadar açtım. Şatomu koruyan tek şey, onun korunmuyor olmasıdır. Benim evim, bu sayede iç savaşın yıkımından kurtulmuştur. Kimse gelip kapımı zorlamadı, çünkü kapı zaten açıktı..."

Montaigne bu tavrıyla, güveni bir zırh gibi kuşanmış ve dürüstlüğün, korkudan daha büyük bir koruyucu olduğunu vurgulamıştır. Hatta bir defasında bir grup askerin şatosuna baskın yapmak üzere geldiğini, ancak onun bu sakin ve misafirperver tavrı karşısında niyetlerinden vazgeçip geri gittiklerini de anlatır. Bu deneme, aslında insanın doğasına ve toplumsal ilişkilere dair derin bir psikolojik gözlemdir; korkunun korkuyu, güvenin ise güveni doğurduğunu savunur...

*****

Kostarika, Montaigne’in o "savunmasızlığın en büyük savunma olması" fikrine oldukça yakın bir örnek. Çünkü bu ülke, 1948 yılında aldığı radikal bir kararla ordusunu tamamen lağvetti. Kostarika’nın ordusunun olmaması ona dünya kamuoyunda muazzam bir "ahlaki üstünlük" sağlıyor. Kostarika, savunma sanayiine harcaması gereken devasa bütçeyi (GSYİH'nin büyük bir kısmını) eğitime, sağlığa ve doğayı korumaya aktardı. Bu durum ülkeyi bölgedeki en istikrarlı, en yüksek okuryazarlık oranına sahip ve en "mutlu" ülkelerden biri haline getirdi. İç huzur yüksek olduğu için, "içeriden gelecek saldırılar" (iç savaş, isyan vb.) riski de minimuma indi. Kostarika’nın durumu Montaigne’in şu cümlesinin devletleşmiş halidir: "Bir kilit, bir engel, bir düşmanı içeri girmeye davet etmekten başka ne işe yarar?"

*****

İsviçre'nin 2 dünya savaşının tam orta yerinde bulunup da savaşa dahil olmayışı ise apayrı özellikler içeriyor. İsviçre, Montaigne gibi sadece kapıyı açık bırakıp beklemedi; kapının arkasında herkesin çekineceği devasa bir mekanizma kurdu.

Coğrafi Kale (Ulusal Kale Stratejisi): İsviçre Alpleri, doğal bir savunma hattıydı. "Reduit" adı verilen stratejiyle, olası bir işgalde tüm orduyu ve hükümeti aşılması imkansız dağ tünellerine ve sığınaklara çekmeyi planladılar. Bu, saldırgan için "maliyet-fayda" dengesini bozuyordu.

Ekonomik Vazgeçilmezlik: İsviçre, her iki taraf için de "güvenli kasa" oldu. Almanya için altın ticaretinin merkeziyken, Müttefikler için casusluk ve diplomasi durağıydı. İsviçre’yi yok etmek, her iki tarafın da kendi finansal damarlarını kesmesi demekti.

Topyekün Caydırıcılık: Montaigne’in aksine onlar "savunmasız" değildi. Her evde bir silahın bulunduğu, her köprünün ve tünelin havaya uçurulmaya hazır dinamitlerle döşendiği bir ülkeden bahsediyoruz.

Montaigne, nöbetçi tutmanın saldırganı tahrik ettiğini söyler. İsviçre ise nöbetçisini doğrudan sınırda dikip "gel gel" demek yerine, nöbetçisini dağların içine, tünellere sakladı. Yani dışarıdan bakıldığında pasif görünen ama içine girildiğinde "arı kovanı" gibi olan bir yapı kurdular. Montaigne, kapıyı açık tutarak "zorla girme" zevkini ve bahanesini elinden alıyordu. İsviçre de benzer şekilde, hiçbir tarafa meyil vermeyerek (tarafsız kalarak) büyük güçlerin işgal için kullanabileceği siyasi bahaneleri yok etti. Eğer bir tarafa yaklaşsalardı, diğer tarafın hedefi olacaklardı. Montaigne’in stratejisi bireysel bir ahlak ve güvene dayalıydı; "Ben size zarar vermiyorum, siz de bana vermeyin" diyordu. İsviçre ise bu güveni matematiksel bir maliyete döktü: "Bana girmek çok pahalıya patlar, ama tarafsız kalmam işinize yarar." Özetle: Montaigne, güvenliğini hiçliğe (savunmasızlığa) emanet ederek bir mucize gerçekleştiriyordu. İsviçre ise tarafsızlığını mutlak bir hazırlıkla destekledi. Montaigne "çalacak bir şey yok" algısı yaratırken, İsviçre "burayı almak imkansız ve gereksiz" algısını işledi...

Diyeceksiniz ki, İsviçre'nin koşulları diğer ülkelerde yok. Evet yok ama her ülke kendinde olmayan bu tür koşulların bambaşka versiyonlarına sahip ve eğer istenirse bunların neler olabileceğini bulup ortaya çıkartmak, bence çok zor olmayacaktır...

*****

Montaigne'in yazdıkları ve bizzat yaşadığı deneyimler, Kostarika örneği ve de özellikle İsviçre örneği; savaştan kaçınmanın, en zor zamanlarda bile, mümkün olduğunu bize gösteriyor...

Mevlana Celaleddin Rumi, “Dünle beraber gitti cancağızım, ne kadar söz varsa düne ait, şimdi yeni şeyler söylemek lazım” diyor... Belki de bugün söylenmesi gereken yeni şey şu: Güvenlik, silah biriktirmekle değil, karşılıklı güvensizliği azaltmakla sağlanır...

Hacı Bektaş-ı Veli de şöyle diyor: “İncinsen de incitme...” Devletler bu ilkeyle hareket eder mi? Tabii ki hayır, aksine yapılana mutlaka yanıt verir (mütekabiliyet ilkesi). Ama halklar edebilir. Bu zayıflık değil, kendine güven göstergesidir. İnsan olma yolunda mesafe alabilmiş olan halklar, bunu talep edebilir. Gandi, ''göze göz yöntemi bütün dünyayı kör eder'' diyor. Umarım bu sözün gerçekliğini bir gün görmeye başlarız...

Mesele “kim haklı” meselesi değil. Mesele: Kim insan kalmayı başaracak?

Bu kadar gürültünün içinde, biz hâlâ insanın sesini duyabiliyor muyuz? Umarım bu sesi duyacağımız günler çok uzak değildir...

 

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?