
1914 yılının Noel gecesi. Cephede iki siper hattı birbirine birkaç yüz metre mesafedeydi. Çamur, soğuk ve barut kokusu… Haftalardır birbirlerini öldüren İngiliz ve Alman askerleri aynı karanlığın içinde bekliyordu... Gece çöktüğünde Alman siperlerinden bir ilahi yükseldi: Stille Nacht... Bir süre sonra karşı siperden alkışlar duyuldu... Sonra başka bir şarkı... Derken kim olduğu bilinmeyen bir asker siperden çıktı. Silahsızdı. Bir başkası onu takip etti. Sonra bir başkası daha... Kısa süre sonra iki tarafın askerleri 'no man's land' denen o ölüm koridorunda buluşmuştu. Sigara ve çikolata paylaşıldı. Aile fotoğrafları gösterildi... Bazı yerlerde birlikte futbol oynandığı bile anlatılır...
Generaller bu manzaradan hiç hoşlanmadı. Ertesi gün emir geldi: savaş devam edecekti. Ama o birkaç saat, tarihe küçük bir not düşmüştü: Karşı siperlerdeki insanlar aslında birbirine çok benziyordu...
*****
Bugün dünyanın başka bir köşesinde yine gerilim konuşuluyor. Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve İran ekseninde büyüyen çatışma ihtimali tartışılıyor...
Ama savaşların tuhaf bir özelliği var: Herkes devletleri konuşur, pek az kişi insanı konuşur. Oysa savaş yalnızca devletlerin kararı değildir. İnsanlığın ruh hâlinin de bir sonucudur.
Albert Einstein bunu çok erken fark etmişti. Onun şu cümlesi meşhurdur: “Barış zorla korunamaz; ancak anlayışla sağlanabilir...”
Einstein muhtemelen şunu anlatmak istiyor: Silahlar korku yaratabilir, düzen sağlayabilir ama kalıcı barış üretemez. Barış, insanların birbirini düşman değil insan olarak görebildiği yerde mümkün olur...
*****
Lev Tolstoy ise meseleyi insanın iç dünyasına kadar indirir: “Herkes dünyayı değiştirmeyi düşünür; ama kimse kendini değiştirmeyi düşünmez...”
Tolstoy’a göre savaşın en büyük gücü devletler değil, insanların itaat alışkanlığıdır. İnsan tek başına öldürmenin yanlış olduğunu bilir. Ama kalabalıklar bunu yaptığında adı “savaş” olur ve birdenbire meşru görünür...
*****
Bertrand Russell savaşın romantizmini tek cümlede dağıtır: “Savaş kimin haklı olduğunu değil, kimin hayatta kaldığını gösterir...”
Russell’ın sözünü biraz açacak olursak: Bir savaşın sonunda bir taraf kazanabilir ama bu, o tarafın haklı olduğunu kanıtlamaz. Savaş çoğu zaman yalnızca şu sonucu üretir: Daha fazla insan öldürmeyi başaran, daha fazla yıkıcı gücü olan taraf ayakta kalır ve savaşı kazanmış olur...
Bu yüzden Russell hayatı boyunca savaş karşıtı hareketlerde yer aldı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında bu yüzden hapse girdi...
*****
Burada daha zor bir soru başlar. İnsanlar savaşı gerçekten istedikleri için mi sürdürürler? Yoksa içine doğdukları sistem onları buna doğru iter mi?
Modern dünya, insanı sürekli taraf seçmeye zorlayan büyük bir makine gibi. Korku, propaganda, güvenlik kaygısı, ekonomik çıkarlar… Bütün bunlar insanın zihnini yavaş yavaş şekillendirir...
Erich Fromm bu durumu şöyle anlatır: İnsan yalnızca sevgiye değil, aynı zamanda yıkıcılığa da yatkın bir varlıktır...
Toplumlar korku ve güvensizlikle dolduğunda bu yıkıcı eğilim kolayca harekete geçirilebilir. Yani savaş çoğu zaman insanların doğrudan istediği bir şey değildir. Ama insanların korkularına, gururuna ve kimlik duygusuna ustaca dokunulduğunda mümkün hâle gelir. Bu yüzden asıl mesele burada düğümlenir. İnsan, kendisini savaşa doğru sürükleyen bu büyük ayartmalara karşı ne kadar direnebilir? Bu kolay bir şey değil. Küresel sistem insanı sürekli öfkeye, korkuya ve taraf tutmaya çağırır. Sakin kalmak, düşünmek ve insan kalmak genellikle çok daha zordur. Ama sanıyorum barışın en kritik eşiği tam burası...
*****
Gautama Buddha bunu çok yalın bir cümleyle anlatmış: “Nefret, nefretle sona ermez; nefret ancak sevgiyle sona erer.”
Ve Mevlana Celaleddin Rumi’nin o meşhur çağrısı: “Doğru ile yanlışın ötesinde bir yer var. Orada buluşalım...”
Bu söz insanın haklılık sarhoşluğunu aşma çağrısıdır...
*****
Özetleyecek olursam; savaşlar yalnızca cephede ortaya çıkmaz, önce insanın zihninde filizlenir. Bir öfkede, bir düşmanlık hikâyesinde, bir nefret dilinde... Devletler savaş çıkarabilir ama nefret olmadan savaş sürdürülemez...
Biz dünyayı yöneten insanlar değiliz ama dünyayı yönetenler kurguladıkları düzeni bizim gibi sıradan milyarlarca insan sayesinde sürdürebiliyorlar...
Bir toplum; ne kadar az nefret eder, ne kadar az düşman üretir ve ne kadar çok empati kurarsa, savaşın zemini o kadar daralır...
Yukarıdaki önemli öğretmenlerin söyledikleri şeyler aslında çok benzer: Dünya, insanın iç dünyasının büyütülmüş hâli. Eğer içimizde barış yoksa dünyada da olmaz. Belki de insanın en büyük sorumluluğu, kendi içindeki öfkeye, korkuya ve doyumsuz ihtiraslarına karşı verdiği sessiz mücadele...


