BIST 100
13.620,95 -1,57%
DOLAR
43,4862 0,07%
EURO
51,2965 0,05%
GRAM ALTIN
6.513,97 0,16%
FAİZ
34,44 -0,49%
GÜMÜŞ GRAM
110,77 -0,92%
BITCOIN
78.760,00 0,38%
GBP/TRY
59,4380 0,02%
EUR/USD
1,1791 0,00%
BRENT
66,67 -3,77%
ÇEYREK ALTIN
10.650,33 0,16%

Kendine Yabancılaşan İnsan

ahmet-tuna-haberci-kose-yazisi

Bugün modern insanın en temel sorunlarından biri, kendinden uzak düşmesi. Ne yaptığını biliyor ama neden yaptığını bilmiyor. Çalışıyor, üretiyor, tüketiyor; fakat bütün bu hareketliliğin içinde kendi özüyle kurduğu bağ giderek zayıflıyor.

Bu hâlin yalın adı “yabancılaşma”. Ama bugün bu kelimeyi kullanmaktan kaçıyoruz. Yerine tükenmişlik, stres, motivasyon eksikliği gibi daha yumuşak ifadeler koyuyoruz.

Yabancılaşma kulağa felsefî bir kavram gibi geliyor. Oysa gündelik hayatın tam ortasında yaşanıyor: işe giderken, eve dönerken, ekranlara bakarken… İnsan yaptığı işe, harcadığı zamana, kurduğu ilişkilere dışarıdan bakar hâle geliyor.

Her birimiz çeşit çeşit dertlerle uğraşıyoruz, biliyorum. Bu dertlerle uğraşırken de, böyle 'yabancılaşma' gibi kavramlar hakkında yazı okumak oldukça lüzumsuz görünüyor, onu da biliyorum. Öyleyse niye yazıyorum bu yazıyı: Çünkü dertlerimizin temelinde bu ve benzeri meselelerin yattığına inanıyorum. Biz bunlarla yüzleşip, bu konularda ilerleme sağlayamazsak, bizleri sarmalayan meselelerin üzerimizdeki ağırlıklarını daha da artırma olanağı buldukları düşüncesindeyim...

*****

Yabancılaşmayı berrak biçimde Ludwig Feuerbach tarif ediyor: “İnsan, kendi niteliklerini dışsallaştırdıkça kendisinden uzaklaşır. Kendi gücünü karşısına koyar, onu yüceltir ve ona boyun eğer. Böylece kendi özünü kendisine yabancı bir şeye dönüştürür.”

Feuerbach’a göre insan, kendi ürettiği değerleri kendisinin üzerinde bir otoriteye dönüştürdüğü anda, artık kendisinin sahibi olmaktan çıkar. Bugün bu otoritenin adı para, piyasa, kariyer, başarı ya da performanstır. İnsan kendi yarattığı şeyin karşısında durur ve ona itaat eder...

*****

Bu yalnızca bireysel bir ruh hâli değil. Dünya Sağlık Örgütü verileri, depresyon ve kaygı bozukluklarının küresel ölçekte hızla arttığını gösteriyor. Özellikle gençlerde “anlam yitimi” artık tıbbi bir başlık hâline gelmiş durumda.

Ama asıl soru sanki şudur: İnsan neden bu kadar boşluk hissediyor?

Çünkü insan kendi emeğine de yabancı. Yaptığı iş ona ait değil; ortaya çıkan sonuçla arasında gerçek bir bağ yok. Üretirken kendini gerçekleştirmiyor, kendini tüketiyor. Ürettiği şey ona dönüp hükmediyor...

*****

Tolstoy’un hayatının zirvesindeyken sorduğu soru bu yüzden sarsıcı: “Yaşadım ama neden yaşadım?”

Tolstoy’a göre insan, hayatının anlamını kaybettiğinde, hayatı sürdürmek için sebeplerini de kaybeder. Bugün gördüğümüz sertlik, tahammülsüzlük ve öfkenin kaynağı biraz da burada...

*****

Buda meseleyi tek cümlede özetler: “Istırabın kaynağı, insanın kendisiyle kurduğu yanlış ilişkidir.

İnsan kendisiyle temasını kaybettiğinde, sürekli dışarıdan beslenmeye muhtaç olur. Daha çok tüketir, daha hızlı yaşar, daha fazla oyalanır. Ama içerdeki boşluk dolmaz...

*****

Tam bu noktada Cemil Meriç’in itirazı devreye girer. Meriç için düşünmek yalnızca zihinsel bir faaliyet değil, ahlâkî bir sorumluluktur. “Düşünce namusu” dediği şey, insanın kendi adına düşünme cesaretidir. Bu cesaret kaybolduğunda, insan hazır doğrularla yaşamaya razı olur.

Yabancılaşma böylece sessizce derinleşir...

*****

Max Stirner bu durumu çarpıcı bir ifadeyle anlatır: “İnsan, kendi yarattığı hayaletlerin tutsağıdır.”

Kurallar, idealler, kutsanan doğrular… İnsan bunları sorgulamadan benimsedikçe, kendi yerini bu soyutluklara bırakır. Yabancılaşma burada bir baskı değil, bir alışkanlık meselesidir...

*****

Erich Fromm’a göre ise, modern insan artık kendini bir özne değil, bir “şey” olarak görür. Kendi değerini işleviyle, performansıyla, piyasa karşılığında gördüğü ilgiyle ölçer. “Olmak” yerine “sahip olmak” yeterli sayılır.

Böylece hayat yaşanan bir süreç olmaktan çıkar, yönetilen bir projeye dönüşür. İnsan kendi hayatının öznesi değil, seyircisi olur...

*****

İbn Arabî’de yabancılaşma, insanın kendini yalnızca görünen benlikle sınırlamasıyla ortaya çıkar. Kendi hakikatini unutan insan, varlığı dışarıda arar ve bu arayış onu sürekli eksik kılar. Ona göre insan, kendine yabancılaştıkça âleme de yabancılaşır; çünkü hakikat, insanın kendi içindedir...

*****

Oğuz Atay’da yabancılaşma teorik bir kavram değil, yaşanan bir hâldir. Tutunamayanlar’daki karakterler, toplumun ölçülerine uymadıkları için değil; bu ölçülerin insanı yok sayan doğasına uyamadıkları için yalnızdır. Atay’ın asıl meselesi, insanın başkalarına değil, kendi iç sesine yabancılaşmasıdır...

*****

Camus için ise yabancılaşma, insanın dünyayı anlamlandırma çabasının cevapsız kalmasıyla başlar. Yabancı’daki Meursault, topluma değil; toplumun anlamsız beklentilerine yabancıdır. Camus’ya göre  insan bu anlamsızlık karşısında ya kendini inkâr edecek ya da sahici bir başkaldırı geliştirecektir...

*****

Bugün insan kalabalıklar içinde yaşıyor ama kendisiyle baş başa kalamıyor. Sürekli meşgul, sürekli yorgun, sürekli eksik. İnsan kendisiyle bağını kaybetmiş, o nedenle dünyayla sağlıklı bir bağ kuramıyor.

Geriye tuhaf bir tablo kalıyor: Her şey var, ama insan yok.

Belki de asıl soru şu: Daha fazlasını mı isteyeceğiz, yoksa daha sahici bir hayat mı?

Çünkü insan kendine yabancılaştığında dünyayı kazanabilir; ama kendini kaybeder.

Ve kendini kaybeden bir insanın, hiçbir şeyi gerçekten kazanması mümkün değil...

 

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?