Yukarı Çık

 KİTLELERİN BİLGELİĞİ  

29 Mayıs 2018 Salı 11:49:25
284 kez okundu.

                                                          

 

 

 

 

Bir grup insan bir araya geldiğinde; hem negatif hem de pozitif sonuçlarla karşılaşabiliyoruz. Bu zaten yaşamın her alanında karşılaşılan bir ikilem değil mi? Her gelişme, aynı zamanda hem negatif, hem de pozitif sonuçlara sebep oluyor. Tabii negatif ve pozitif kavramlarını da durduğumuz noktaya göre biz yüklüyoruz. Başka bir noktadan bakınca negatif ve pozitif yer değiştirebiliyor…

            Kalabalıkların negatif yansımalarını; öfke dalgalarında, linç ya da yağma girişimlerinde görebiliyoruz. Eric Hoffer, Kesin İnançlılar kitabında konunun boyutlarını, sade bir dille anlatıyor. Napolyon veya Hitler gibi karizmatik liderler etrafında birleşen kalabalıkların da geniş coğrafyalarda yarattıkları derin üzüntüler, kitlelerin ürettiği negatif yansımalar olarak ele alınabilir (netice zafer olsaydı, kazananlar duruma pozitif anlam yükleyeceklerdi, doğal olarak)…

            Bu yazının konusu ise, insanların bir araya gelmeleri sonucu doğabilecek negatif değil, pozitif yansımalar...

                                                                                  ***

            1968 yılında Atlas Okyanusu’nda Scorpion adlı bir denizaltı kayboldu. Elde olan tek veri denizaltıdan en son haber alınan noktanın koordinatlarıydı. Bunlardan yola çıkarak aramalara başlandı. Okyanusta, 35 km genişlikte ve binlerce metre derinlikte aramalar yapıldı ve sonuç alınamadı. Bu noktada, çoğu kişiye göre tek çözüm en yetkili denizcileri toplayarak onlardan oluşan bir arama ekibi kurmaktı. Fakat John Craven böyle yapmadı…

Craven ilk önce, Scorpion’a ne olduğunu açıklayacak alternatif senaryolar kurguladı. Sonra; matematikçiler, denizciler ve kazalardan kurtulmuş insanları da dahil ederek, çok değişik insanları barındıran bir ekip kurdu. Bu kişilerin her birinden ayrı ayrı, senaryoların ne kadar olası olduğunu tahmin etmelerini istedi. Gruptaki kişilerin her biri; denizaltının neden kaybolduğu, okyanusun dibine düşerkenki hızı, düşme anında aracın dikliği de dahil olmak üzere birçok konuda iddialar ürettiler. Bu bilgilerin hiç biri aslında tek başına denizaltının yerini gösterebilecek türden değildi, fakat Craven bunlara dayalı olarak kapsamlı bir resim oluşturduğunda, en azından daha iyi bir tahmin yürütmeyi umuyordu...

Bu sürecin sonunda elde edilen tahmin, gruptaki herkesin tahminlerinden çok farklıydı ama bir bakıma grubun kolektif tahminiydi. Yani aslında, ortaya çıkan fikir, gruptaki zeki insanların yönetiminde varılan bir sonuç değil, herkesin ayrı ayrı ama ortak olarak vardığı dahice bir sonuçtu. Scorpion, kaybolduktan beş ay sonra, Craven’in grubunun tahmin ettiği noktanın 200 metre ilerisinde bulundu. Gruptaki hiç kimsenin denizaltının kaybolma nedenini, kaybolurkenki hızını ve dikliğini bilmemesine rağmen, aslında grubun bir bütün olarak tüm bunları bildiği ortaya çıktı…

                                                                                  ***

            Psikoloji ve istatistik alanlarındaki önemli isimlerden biri olan Sir Francis Galton, toplumun sağlıklı ve güçlü olabilmesinin tek yolunun soyluluk ve seçici çiftleşme sonucu ortaya çıkan bireylerce yönetilmesinden geçtiğini düşünürdü. 1907 yılında bir sabah kasabadaki panayıra giderken, o günün yaşamında ve görüşlerinde köklü değişikliklere yol açacağını tabii ki bilmiyordu…

Panayırda bir ağırlık tahmini yarışması yapılıyordu. Bir öküzün kilosunu tahmin etmeye çalışan köylülere, yaptıkları doğru tahmin karşılığında ödül vaat edilmişti. 787 kişi bu tahmin yarışmasına katıldı. Katılanlar birkaç kasabın dışında, civarın köylüleriydi. Galton bu yarışmayı siyasi bir oylamaya benzeterek şöyle düşündü: “Ortalama bir yarışmacının, öküzün doğru kilosunu tahmin etme şansı, ortalama bir oy verenin, ülkesine faydalı olanı doğru bilme olasılığına benzer.” Galton bu noktada, “ortalama oy verenin” aslında ne kadar beceriksiz olduğunu kanıtlamak amacıyla bu yarışmayı bir deneye dönüştürdü. Yarışma bitip, sonuçlar açıklandığında, Galton tüm yarışmacıların tahminlerinin ortalamasını buldu. Kuşkusuz Galton’ın tahmini, bu sayının öküzün gerçek kilosuna yakın olmayacağıydı. Sonuçta birkaç “uzman” yani kasap, birkaç ortalama insan ve pek çok “aptal” insanın birleşmesiyle ortaya çıkan bu tahminin doğru olması mümkün görünmüyordu. Yarışmacıların toplu tahmini (ortalama olarak), öküz kesildikten sonra 544 kg. olacağı yönündeydi. Öküz tartıldı ve gerçekten de 544,5 kg. idi. Toplu tahmin mükemmel denebilecek bir sonuç vermişti…

                                                                                   ***

            James Surowiecki, 2004 yılında yayımlanmış olan  Kitlelerin Bilgeliği  (Çok Kişinin Aklı Neden Az Kişinin Aklından Üstündür ve Kolektif Akıl İş Dünyasını, Ekonomileri, Toplumları, Ulusları Nasıl Biçimlendirir?) kitabında, meseleyi Galton’ın getirdiği yerden alıp, detaylı bir analizle inceliyor. Surowiecki’ye göre kolektif aklın doğru sonuçlara varabilmesi için belli koşulların sağlanması gerekiyor. Bunların başında çeşitlilik geliyor. Yani kalabalığın olabildiğince farklı görüşten insanlardan oluşması gerektiğini söylüyor. Başka bir söyleyişle, aynı fikirde insanlardan oluşan bir kalabalığın kararı, o kadar da yerinde olmuyor. İkincisi merkeziyetçi bir yapının olmaması. Hiyerarşik yapılarda kolektif akıl etkin hale gelemiyor. Üçüncüsü bağımsızlık. Kişiler karar verirken çevresindekilerin etkisi altında kalmamalılar. Sonuncusu da mutlaka bir karar verme mekanizmasının kurulması, kişilerin özel kararlarının kolektif karara dönüşebilmesinin sağlanması. Bu koşullar sağlandığında çok sayıda insanın ortak aklı, o grubu oluşturan tek tek bireylerden daha doğru sonuçlara ulaşabiliyor. Yeter ki çeşitlilik olsun, insanlar merkezi bir aklın güdümüne girmesin, kanaatlerini hiçbir kısıtlama olmaksızın iletebilsin...
            Gözlemlerin, ortak aklın olağanüstü sonuçlarını ortaya koymasına rağmen, bırakın daha üst seviyeleri, basit bir sivil toplum örgütünde bile ortak aklı çalıştıramıyor olmamız üzücü. Görüntüde ortak akla yöneliyormuş gibi yapıyoruz ama gerçekte ortama egemen olan, fikri de belirliyor. Ortak aklı, “mış” gibi çalıştırıyoruz. Surowiecki ortak aklın doğru sonuçlara varabilmesi için dört koşuldan bahsediyor. Bunlar; grupta tüm görüşlerden insanların olması, hiyerarşik bir yapının olmaması, serbestçe fikir üretebilmek ve bir karar verme mekanizmasının olması. Biri olmazsa bile süreç sağlıklı netice vermiyor. Gözlediğim topluluklarda bırakın dördünün birden olmasını, koşullardan birinin bile, ne yazık ki, gerçekleşmediğini görüyorum. Umarım bu kısır döngüyü bir yerinden kırarız…

 

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.


Haber Portalı