Yukarı Çık

FARKLILIKLARIN ZENGİNLİĞİ

8 Ocak 2018 Pazartesi 15:56:59
70 kez okundu.

 

Küçükken annemden duyduğum bir fıkra vardı. Bir grup kambur perşembe günleri toplanıp, “çarşambadır çarşamba” diyerek zıplarlarmış. Oradan geçen başka bir kambur aynı nakarata katılırsa, onu da içlerine alır, hep beraber “çarşambadır çarşamba” diyerek zıplamaya devam ederler ve (fıkra bu ya) onun kamburunu kaldırırlarmış. Eğer oradan geçen kambur, “bu gün çarşamba değil perşembe” derse, ''bizim söylediğimizden neden farklı bir şey söylüyorsun'' diyerek onun sırtına bir kambur daha bindirip öyle gönderirlermiş.

Galiba pek çoğumuz (belki de hepimiz), biz ne diyorsak, nasıl düşünüyorsak, neleri seviyor, neleri sevmiyorsak, neyi nasıl yapıyorsak; diğer insanlar da böyle söylesinler, böyle yapsınlar istiyoruz. Çünkü bu bizim hayatımızı kolaylaştırıyor, görüşlerimizin doğruluğunu onaylıyor, dolayısıyla da kendimize güvenimizi artırıyor.

Mesela araba kullanırken; önümdeki arkamdaki araçların aynı benim gibi kullanmalarını tercih ediyorum. Ne çok atak, ne çok pasif, aynı benim gibi. Öyle olunca, daha rahat kullandığımı hissediyorum, beklenmedik bir şey gelişmiyor. Evde de bir fikir ortaya attığımda, istiyorum ki eşim ve oğlum hemen bu fikre sahip çıksınlar ve uygulamaya başlayalım. Çünkü bana göre söylediğim çok parlak bir fikir. Ama çoğu zaman böyle algılanmadığını görüyorum.

Benzer düşüncelere sahip insanlarla oturup çay içtiğimde rahatlıyorum. Benimle benzer düşünen insanların yazdıklarını okumayı seviyorum. “Bak gördün mü” diyorum, “şunlar şunlar da aynı senin gibi düşünüyorlar”. Düşüncelerimin onay bulması psikolojik olarak bana iyi geliyor. Sanıyorum bu durum pek çok insan için de aynıyla geçerlidir.

İyi geliyor da, benzer düşüncede 5-10 (veya 5-10 milyon) insan bulmak, benim düşüncelerimi ''tartışılmaz doğru'' mertebesine taşımıyor ki. Ülkemizde yaklaşık 80 milyon, dünyada da yaklaşık 8 milyar insan yaşıyor. Herkesin fikirleri, bakışları, iş yapış biçimleri vs. birbirinden az ya da çok farklı. Aynı parmak izlerimiz gibi. Çünkü en başta çıkarlarımız farklı. Sonra gen kombinasyonlarımız farklı. Sonra doğduğumuz evler, ebeveynlerimiz farklı. Bu sonra’lar uzayıp gidiyor.

Dolayısıyla aynı düşünen (veya yapan) insanları bulduğumuzu zannetsek bile, eğer konuyu derinleştirirsek, bakıyoruz ki onlarla dahi aynı düşünmüyoruz.

Zaten gelişme ve zenginliğin ana kaynağı, farklı düşüncelerin çatışıp, yepyeni düşüncelerin ortaya çıkması değil mi? Son bulgularla 300.000 yıldır dünyada var olduğu anlaşılan bugünkü insan, eğer farklı düşünceler doğmasaydı, hala mağaralarda oturuyor olurdu.

***

Bir sivil toplum kuruluşunda bile farklı görüşlere çok tahammüllü değiliz. Düzeltiyorum: Bizim fikrimiz yeterince taraftara sahip değilse, yani henüz ortama hakim değilsek, farklı bakışlara karşı demokratız. Ne zaman ki, hakim olduğumuza kanaat getiriyoruz, o zaman demokratlığımızdan vaz geçiveriyoruz. Bu durum şu veya bu siyasi çizgiye de özgü değil. Hangi siyasi çizgi olursa olsun, hepsi için geçerli bu söylediklerim. Dünyada nasıldır bilemiyorum. Tabii ki, farklı kültürlerde ve bu kültürlerin farklı sosyo-ekonomik katmanlarında değişik durumlarla karşılaşılabilir. Bizim ülkemizde de belki istisnai durumlar vardır. Sanıyorum yetiştirilme şeklimiz ve eğitim sistemimiz (belki dünyanın geneli de böyledir), farklı görüşlere kendimizi kapatmamıza yol açıyor. Sivil Toplum Kuruluşlarında bile… Tabii ki tektip olmakla kazanılan şeyler de oluyor. Kafan rahat oluyor, huzurlu oluyorsun, koltuğun garantide oluyor vs… Ama tektip düşüncenin yerleştiği yerde gelişme er ya da geç duruyor, farklı fikirler çatışmıyor, eğer yeni farklılıklar ortaya çıkarsa, bir süre sonra, mevcut yapıyı korumak adına bunlar da dışarıya atılmaya çalışılıyor. 1990’lı yıllarda Mümtaz Soysal CHP’den istifa ettiğinde, o zamanki genel başkan Deniz Baykal’ın, konuyla ilgili gazetecilerin sorularına, “istifa edip gitmesi iyi oldu” mealinde yanıtlar verdiğini hatırlıyorum. Farklı fikirlere, göreceli olarak da olsa, daha açık olduğunu düşündüğüm için örneği CHP üzerinden verdim. Diğer partilerde durum daha vahim.

Bir örnek de dünyadan: Hitler'in bir an önce gitse de kurtulsak diye baktığı insanlardan biri olan Einstein, ABD'de atomu parçalayan ekibin yeri doldurulamaz bir üyesi olmuştu.

Farklılıkların kattığı, katacağı zenginliklere pek açık değiliz. O’nun yerine statükoyu ve koltuğu korumak, bunu yaparken de, yaptığımız işe ulvi anlamlar yüklemeyi tercih ediyoruz.

15-20 yıl kadar önce Mehmet Şevket Eygi’nin Milli Gazete’de tesadüfen okuduğum bir yazısı vardı. Hatırlayabildiğim kadarıyla Eygi yazısında Osmanlı İmparatorluğu’ndaki gayrimüslimlerin (Rumlar, Ermeniler, Yahudiler v.s.) imparatorluğun gelişimine çok katkıları olduğundan bahsediyordu. Ve diyordu ki, Türkler, Kürtler, Lazlar baş başa kalınca milli ve dini anlamda bir homojenlik (tam olmasa bile) yakalandı ama bu sefer de gayrimüslimlerden doğan dinamizmden mahrum kaldık. Kabaca böyle bir yazı olduğunu hatırlıyorum.

***

Tabii ki muhalefet etmenin ve karşıt görüşler getirmenin de bir adabı olmalıdır. Aksi durumda, kargaşa ve kördüğümlerle karşılaşılabilir. Muhalefet etme ve karşı görüş getirme adabı, bence eğitim sistemi içinde yer almalıdır.

Tarih boyunca farklılıklara değer veren kurumların ve ülkelerin ileriye gittiklerini görüyoruz. Tabii ki farklılıkları bir düzen içinde ele almak kaydıyla. Ama hiçbir fikri küçümsemeden, dışlamadan, kenara atmadan, her fikre gerçekten saygı duyarak ve gerçekten anlamaya çalışarak…

Homojenliğin donukluğu bir süre iyiymiş gibi görünebilir ama bence sürdürülebilir değildir ve ilerlemenin önündeki ana engeldir…

Bütün bunları öncelikli olarak kendime anlatıyorum. Çünkü fikir farklılıklarından kaynaklanan ilerleme ve zenginlik teorik olarak çok mantıklı görünse de, nedense konuyu yeterince içselleştiremediğimi görüyorum. Bunun ana sorumlusunun herkesle beraber tezgahından geçtiğim eğitim sistemi olduğunu sanıyorum. Eğitim sisteminin her dönemdeki öncelikli hedefinin tektipleştirme olduğunu düşünüyorum. Bu sadece bize özgü değil pek çok ülkede de böyle. Farklılıklara olan kapalılığımız her şeyden önce bu hedefin ürünü gibi görünüyor.

Farklılıkların yarattığı zenginlikten ürkmeyen aksine bunu destekleyen ve uyum içinde yöneten orkestra şeflerine, her kurumda ve her kademede çok ihtiyacımız var.

 

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.