Yukarı Çık

AYDINLANMA HAREKETİ VE FİKİR ÖZGÜRLÜĞÜ

5 Temmuz 2021 Pazartesi 12:39:33
1169 kez okundu.

 

 

Orta Çağ'ı Avrupa'da Kilisenin, farklı görüşlere göz açtırmadığı, kendi doğrularını tartışılmaz doğrular olarak dikte ettiği bir dönem olarak biliyoruz. Avrupa ve ABD merkezli olarak dünyayı değerlendirdiğimiz için, Orta Çağ dediğimiz dönem de tamamen Avrupa ile ilintili bir dönem. İslam Uygarlığını, Çin Uygarlığını, Hint Uygarlığını, İnka Uygarlığını, Maya Uygarlığını, Aztek Uygarlığını, Japonya'yı, koca Afrika'yı yok var sayan pek çok tarihsel kavramdan biri, Orta Çağ kavramı. Nasıl ki bizim için hiç de orta doğu olmayan, aslında içinde yaşadığımız bölgeye, biz de Orta Doğu diyorsak, benzer şekilde sadece Avrupa'yı tanımlayan bir döneme de, sanki bütün dünyayı tanımlıyormuş gibi, Orta Çağ ismi verip detaylandırıyoruz. Bunlar ayrı bir yazının konusu olabilir. Yazıya bunlardan bahsetmek için başlamadım ama bu cümleleri kaçınılmaz olarak yazmak zorunda kaldım.

Şimdi Orta Çağ'ı, bize ders kitaplarımızda anlatıldığı şekliyle ele alıp, yani yukarıdaki eleştirileri yok var sayarak devam etmek istiyorum. Evet ders kitaplarında (ve pek çok başka kitapta) Orta Çağ bahsi bir karanlık çağ vurgusuyla beraber yürüyor. Büyük bir sefalet ve cehaletin hüküm sürdüğü, Kilise'nin ve Papa'nın mutlak iradesi altında, kilise ile paralel hareket eden yerel derebeylerinin astığı astık, kestiği kestik zulümleri ile anılan bir dönem. Kara tabloyu tamamlayan önemli bir unsur da meşhur Engizisyon Mahkemeleri. Hani şu, Bruno'yu Roma'nın büyük meydanında diri diri yakan, Galilei'ye hayatını kurtarabilmesi için, 'tamam peki dünya güneşin etrafında dönmüyor' dedirten Engizisyon Mahkemeleri (aslında Bruno ve Galilei Orta Çağ sonrası insanlar ama onların döneminde de kilise hala çok güçlü, yani bıçakla kesilir gibi bitmeyeceği için Orta Çağ'ın hükmü devam ediyor, bu mahkemeler gücünü hızla kaybetmeye başlayan kilisenin çağın sonrasına da uzanan son umutsuz çırpınışları). 

Orta Çağ böyle kapkaranlık tasvir edilir kitaplarda ama bir şeyin karanlık mı, aydınlık mı, loş mu olduğunu, iyi mi, kötü mü, güzel mi, çirkin mi olduğunu kullandığınız referans düzlemi size söyler. Karanlık diyorsun da, kime göre, neye göre karanlık. Bu da ayrı bir yazı konusu olabilir, yani bu yazının konusu bu da değil.

Uzatmadan konuya girelim, Orta Çağ, o çağın tartışılması istenmeyen 'doğrularından' haz etmeyenler eliyle yıkıldı. Yıkılmasına katkı koyanlar sadece özgür düşünce yanlısı entelektüeller değildi elbette. Hatta onların payı belki de yok denecek kadar azdı. Yıkılmasında İstanbul'un alınışı gibi Avrupa'nın dışından gelen halkların etkisi olduğu gibi, belki daha da çok Avrupa'daki bölgesel güçlerin (krallar, prensler, derebeyleri) iktidarlarını artık Vatikan'la paylaşmak istememelerinin etkisi var büyük oranda. Yani aslında özgür fikir yanlısı olmaktan çok daha fazla, Vatikan’ın gücünü kırıp kendi iktidarlarını güçlendirmek isteyen krallar, prensler bu yıkımda ana rolü oynadılar. Bir de Vatikan'ın dinin özünden uzaklaştığını düşünen daha kökten dincilerin de bu yıkılışa katkısı olduğu söylenebilir. Martin Luther zannedildiğinin aksine, Vatikan'ı yeterince dindar bulmuyordu. O günkü protestanlık bugünkünden farklıydı. Ama konumuz bu da değil.

*****

Konuya hızlıca girmezsem eğer, önüme açılan yeni pencereler nedeniyle girmeyi başaramayacağım gibi görünüyor. O nedenle hızlıca söylüyorum: Orta Çağ'ın sona ermesinde fiili olarak çok az payı olan aydınlanma yanlıları, takip eden dönemde sadece Avrupa'nın değil bütün dünyanın düşünce dünyasına egemen oldular. Orta Çağ'da ve Orta Çağ'ın etkisinin az ya da çok devam ettiği dönemlerde sloganları 'fikir özgürlüğü' idi. Din başta olmak üzere, her konuda tam bir fikir özgürlüğünü savunuyorlardı. Ancak karşılarında duran güçleri lime lime ettikten sonra, yani her alanda tam olarak egemenlik sağladıktan sonra, aydınlanma düşüncesinin takipçileri, aynı önceki iktidar sahipleri gibi, tartışılmasını hiç istemedikleri bir referans düzlemi oluşturdular ve bu düzlemi tartışmaya kapattılar. Çünkü onlar kendilerine göre 'gerçek'in üzerinde oturuyorlardı (Avrupa'da iktidarı devr aldıkları Vatikanda gerçeğin temsilcisi olduğunu iddia ediyordu), insanın üretebileceği en 'doğru' referans düzlemini ürettiklerine inanıyorlardı, onların gerçek dediklerinin ve onların yöntemlerinin dışında kalan şeyler, bizi tekrar karanlık bir çukura düşürebilecek tehlikeli fikirlerdi, bu nedenle böyle fikirlere alan açılmamalıydı, görüldükleri yerde ezilmeleri gerekirdi. Bu yöndeki eylemlerini zor kullanmaktan daha çok, eğitim yoluyla beyin yıkayarak gerçekleştirdikleri için, bizlerin mevcut tabloyu algılaması kolay olmuyor. Baha bana madalyonun bu yüzünü gösterene kadar, ben de bu karanlık yüzün farkında değildim. 

Yani tıpkı komünist devrim sonrası, burjuvazinin iktidarı tekrar ele geçirememesi için kurulması öngörülen proletarya diktatörlüğüne benzer bir düşünsel diktatörlük oluşturdular. Çeşitli dönemlerde tehdit nedeniyle makul bir süre için oluşturulan böyle despotik uygulamalar, ne yazık ki tehdidin devam ettiği gerekçesiyle, olabildiğince sürdürülüyorlar. Despotik uygulamalar ancak karşı görüşlerin güçlenmesiyle süpürülebiliyor, ki bu süpüren güçler de er ya da geç başka bir despotizme dönüşüyorlar maalesef, kendilerini savunmak adına. Bunun benzerlerini hem tarihte, hem de hayatın pek çok alanında görebiliyoruz.

*****

Sanıyorum insanoğlu elinde bir referans düzlemi olmadan yürüyemiyor. Kendince doğru olarak saptadığı noktalardan oluşan bir referans düzlemi. Her zaman üzerine basacağı, iyiye, kötüye, doğruya, yanlışa ona bakarak karar vereceği böyle bir düzleme ihtiyaç duyuyor. Üretebileceği tüm düzlemler de, insanoğlu evrenin bilgisinin çok çokçokazına sahip olduğu için, hep çok eksik hatta çok yanlış kalıyor. Ürettikleri düzlemin bu zaaflarını bildikleri için de, düzlemin üreticileri, özellikle de ilk üretenler değil de (çünkü ilk üretenler henüz iktidarı tatmadıkları için özgürlükçü olarak ölüyorlar) onların sonraki takipçileri ve de tabii mevcut düzenden yarar görenler (onlar işin teorisi ile zaten ilgilenmiyorlar), tüm tehlikeli tartışma kapılarını, beton dökerek kapatmaya çalışıyorlar. Diğer bir deyişle, büyük bilgi boşluklarını varsayımlar ve kabullerle doldurdukları için, kullandıkları referans düzleminin yıktıkları düzlemden çok daha 'gerçek' olduğunu söylemek oldukça zor. Düzlemin içindeki bazı gerçeklerin, düzlemin toplam gerçeklik seviyesinin artmasına fazla bir katkısı olamıyor.

Ancak her dönemin, aynı canlılar gibi, bir ömrü var (bkz. İbn Haldun). Hayatın akışı zaman içinde  betonların hepsini çatlatıyor. 

Yeni gelenin beton dökmeye girişmeyeceği bir yol bulunacak mı acaba? Ya da belki son beş bin yıllık temel kabullerimizin baştan sona mı bir gözden geçirilmesi gerekiyor, bilemiyorum...

 

 

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.


Haber Portalı