Yukarı Çık

 BENİM TUTRAKANLI ANNEANNEM..

9 Eylül 2019 Pazartesi 17:07:04
674 kez okundu.

         

 

Bugün size anneannemden ve onun kendine özgü kullandığı bazı kelime ve tamlamalardan söz etmek istiyorum. Kullandığı sözcükleri vefatından bu yana 20 yıldır aklıma geldikçe bir kenara not ediyorum.

            Anneannem Fatma Büyükbayrak, 1909 yılında Silistre’ye bağlı Tutrakan kasabasında doğdu. Tutrakan, Silistre ile Rusçuk arasında ikisine de hemen hemen eşit mesafede (yaklaşık 60 km) şirin bir Balkan kasabası. Hem Tutrakan, hem Silistre, hem de Rusçuk; üçü birden Tuna Nehri kenarında dizilmiş şehirler.

            Anneannem Tutrakan’daki Tekke Caminin hocasının kızı. Tekke Camii, Tekke Mahallesi’nde ve Tekke Çeşmesinin yanında küçük bir cami. 6-7 yaşlarımdayken ondan dinlemeyi en çok sevdiğim şey onun harp anılarıydı. “Harpi anlat anane” derdim. Sonraları aynı anıları aynı yaşlardayken ablamın da severek dinlediğini öğrendim. Lise yıllarımda anneannemin bahsettiği harbin, 1. Dünya Savaşı’nın o bölgedeki sıradan yansımalarından biri olduğunu düşünürdüm. Anlattığı savaşın zannettiğimden çok daha büyük olduğunu 40'lı yaşlarımda internette gezinirken anladım…

            Anneannemin anlattığı savaş, Bulgaristan’ın Romanya’ya karşı saldırıya geçtiği Eylül 1916’da gerçekleşmişti. O sırada Tutrakan Romanya’nın toprağıydı. 5 ve 6 Eylül 1916’da 2 gün süren ve adı da Tutrakan Savaşı olarak tarihe geçen savaşta, iki gün içinde 8.000 kişi ölüyor ve Bulgar ordusu 450’si subay 28 bin Romen askerini bu savaşta esir alıyor. Ölenlerin arasında Bulgar ordusuna yardıma gelmiş olan Alman ve Türk askerleri de var. 6 Eylül’ü Bulgaristan “Tutrakanska Epopeya” yani Tutrakan Destanı günü olarak kutluyor.

            Yani anneannemin anlattığı “harp”, zannettiğimden çok daha geniş kapsamlıymış. Anneannem, top atışları sırasında nasıl çeşmeye gidip su aldığını, Romen ve Alman askerlerinin ona ve diğer çocuklara bisküvi vermelerini, ailece saklandıkları odunlukta küçük kız kardeşi Halise’nin ceviz kırarak nasıl gürültü yaptığını, Bulgar askerlerinin kaba ama Romen subaylarının kibar ve çok bakımlı olduklarını (sürekli traş olup, pudralı gezerlermiş), savaşın sonunda ise Romenlerin birer tahta parçası bulup, canlarını kurtarmak için kendilerini Tuna Nehrine atıp karşıya geçmeye çalıştıklarını, Bulgar askerlerinin ise arkalarından ateş edip çoğunu öldürdüklerini anlatırdı…

                                                                                  ***

            Anneannem, kızı (annem), eşi (dedem), kayınvalidesi, kayınpederi ve kayınpederinin annesi olmak üzere 6 kişilik aile 1934’te Köstence’den vapura binerek İstanbul’a turist pasaportuyla geliyorlar. Niyetleri kalıcı olarak Türkiye’ye yerleşmek. Aynı yıl içinde, Atatürk’ün çok önem verdiğini duydukları Yalova’ya yerleşiyorlar…

            25 yaşında genç bir kadın olarak Türkiye’ye gelen anneannem, bir kısmının Tutrakan’a özgü olduğunu zannettiğim pek çok farklı kelime ve tamlama kullanırdı. Yazıya başlamaktaki ana amacım da, bunlardan biraz bahsetmekti. Yeğenim Can’ın, 5-6 yaşlarındayken anneannemin söylediklerinden bir şey anlamayınca, “sen Trabzonca mı konuşuyorsun büyükanne?” dediğini hatırlıyorum…

            Mesela peynir’e piynir, niye yerine nee, işte yerine te, şüphe değil de şüppe, için değil de içi, sus değil de sıs, dur değil de duğ, ekşimik yerine iişimik, kabuk değil de kabık, değirmen değil de deermen, çile değil de çille, mısır değil de misir, seyrek değil de siyrek, pasaport’u “s” yerine “ş” ile paşaportolarak, hoppala’dan “h” atıp “oppala” diye söylerdi…

            Yaptığı bazı yöresel yemekler vardı. Mesela; mamaliga, kıvırma, borana, kaçamak, akıtma.

            Ayrıntılı anlamında eni konu derdi. Alttan almıyor anlamında müdanası yok derdi. İştahsız anlamında baazsızderdi. Birbirleriyle çok sıkı fıkı olanlara, lale sümbül olmuşlar derdi. İşin içinde bir oyun sezdiği meselelere ayın oyun derdi. Bir konuyu veya hatta bir sandığın içini derinlemesine incelemeye bırkalamak derdi. Şaka ile üstüne çok gittiğimde, yarı gülerek yarı ciddi “çekil şuudan” derdi. İyi ki anlamında ne hoş derdi. Yoluna git anlamında haydala derdi. Baltaya nacak derdi. Yeni anlamında seftederdi (sefte geldim, sefte gelin)...

            Televizyonda dans benzeri gösteriler yapanlar için, “yaptıkları bir şey mi, ben de onlar kadar yapınırım” derdi. Sersemledim yerine seme oldum derdi. Oyalayıcı yerine oyazı derdi. Kabız yerine peklik, ishal yerine amel derdi. Lakab yerine laab derdi. Ahretlik yerine aaretlik derdi. Uzak’ıfizan olarak tanımlardı. Kargaya gaaga derdi.

            “Çok dalbuzlayan dala konar” derdi, iyiyi beğenmeyip mükemmelin peşine düşüp sonra iyiden de olanlar için. “Pin Ali, İn Nümbüş” deyimini sanıyorum ikili oynayanlar için söylerdi, tavşana kaç tazıya tut manasında. Makbule geçti anlamında “hora geçti” derdi. Söylenenden zoraki bir anlam çıkartmaya çalışanlara, “mâna bulma” derdi. İçi karışık şeylere, “kara kata sandığı” derdi. Bilgisi olmadan ahkam kesenlere, “okumadan hafuz olmuş” derdi. Bazen yaşı nedeniyle yanlış şeyler söyleyebileceğini anlatmak için, “dediklerimi tamama tutmayın” derdi. Bir sorun gereksiz yere uzatıldığında, “türküsünü tutturma” derdi. Gözüne çok büyük görünen bir şeyi, “o kadara kadar” diye tanımlardı. Sık yaşadığı kalp çarpıntısını, “fırlayacak gibi olmak” şeklinde tasvir ederdi. Bilerek yapılan bir hata için, “bile bile yades” derdi. Bir yemekten az alana biraz daha alması için, “ağzını bulaştırdığına diisin” derdi. Şaşırtıcı bir şey duyduğunda, “al bundan da on paalık” derdi…

            Bunların çoğunun Deliorman/Dobruca bölgesinin ağzı olduğunu sanıyorum…

            1998 yılında 89 yaşında vefat eden anneannem, yaşamımda en çok sevdiğim insanlardan biriydi. İyi ki benim ananem olmuş. Onu hep, bana doğru bakan gülümseyen muzip gözleriyle hatırlıyorum…

                       

           

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.


Haber Portalı