Yukarı Çık

HEP Mİ SAVAŞTIK, HEP Mİ SAVAŞACAĞIZ?

8 Ekim 2018 Pazartesi 16:19:06
623 kez okundu.

           

           

 

Yaşama bakışımızı bazı temel varsayımlar üzerine kuruyoruz. Bunlardan biri, insan toplulukları arasında çatışmanın kaçınılmaz olduğu varsayımı. Doğada da bu böyle diyoruz, küçük balık büyük balığı yutuyor. Afrika’da sabah olduğunda aslan ceylandan hızlı koşmak uyanıyor, ceylan da aslandan hızlı koşabilmek için. Belgesel kanalları sabahtan akşama kadar, evirip çevirip bunu anlatıyor bize.

            Ordu kavramına da bu nedenle tüm ülkelerde sürekli olarak büyük yatırımlar yapılıyor. Diyoruz ki, zayıf bir ordumuz olursa bizi ezerler, yok ederler. Silah fabrikaları sürekli olarak yeni teknoloji ürünü silahlar üretiyor, devletler sürekli olarak bu yeni silahlarla ordularını donatıyorlar. Tankın zırhını delen mermi üretiliyor, sonra tankın zırhı bu yeni merminin delemeyeceği şekilde güçlendiriliyor, sonra bu güçlendirilmiş zırhı delebilecek yepyeni bir mermi üretiliyor. Tankta ve tüm silahlarda benzer döngüler sonsuza doğru, döne döne gidiyor…

                                                                                   ***

            Toplumların birbirlerinin doğal düşmanı olduğu fikri zihinlerimizde kabul görmüş durumda. En azından, “toplumlar birbirine düşman olmasa bile, politikacılar düşmanlıkları körüklüyor” diyoruz. Bu durumda bile, toplumların kolay kandırılabildiklerini, dolayısıyla da her an savaşa tutuşabileceklerini kabul etmiş oluyoruz.

            Bazı araştırmacılar ise savaşın insan topluluklarının kaçınılmaz bir gerçeği olduğu olgusunu reddeden çalışmalar yayınlıyor. Bunlardan biri de Douglas Fry. Fry, arkeolojik kayıtlara bakıldığında, şiddetin gruplar arası yaşanmasının eski çağlarda görülmediğini; insanların daha büyük, daha karmaşık ve hiyerarşik toplumlara geçmesi ile başladığını söylüyor.

            “Savaşın Ötesinde” adlı kitabında Fry savaşın evrensel olduğu görüşünü yerle bir eden 74 savaşmayan topluma dikkat çekiyor. Bu toplumlar arasında Afrikalı Kung’lar, Avustralyalı Aborjinler ve İnuitler gibi avcı-toplayıcı toplumlar yer alıyor. Fry bu örneklerin can alıcı bir önem taşıdığına, çünkü atalarımızın yaklaşık 2 milyon yıl öncesinden, yerleşik düzene ve tarıma geçtikleri 20,000 yıl öncesine dek göçmen avcı-toplayıcı toplumlar olarak yaşadıklarına dikkat çekiyor. Fry göçmen avcı-toplayıcı toplumlar arasında da bazen şiddetin yaşandığını yadsımasa da, günümüz avcı-toplayıcı toplumlar arasında gerçek anlamda örgütlü bir savaş durumuna hemen hemen hiç tanık olunmadığını belirtiyor. Tersine, şiddetin çoğunlukla bireysel saldırganlıktan kaynaklandığına, genellikle iki erkeğin bir kadın uğruna savaşa tutuşması türünden çatışmalar yaşandığına ve bunların çoklukla kısa sürdüğüne dikkat çekiyor. Fry insanoğlunun sorunları şiddetten uzak bir biçimde çözme yetisine sahip olduğuna inanıyor…

                                                                                  ***

Rutgers Üniversitesi’nden Brian Ferguson da atalarımızın, yüz binlerce yıl boyunca birbirleriyle savaştıklarını gösteren herhangi bir kanıt bulunmadığını öne sürüyor ve grupların birbirlerine karşı şiddet uyguladıkları yönünde ilk somut kanıtın yaklaşık 14,000 yıl öncesine uzandığını belirtiyor. Ferguson savaşın insanların yerleşik yaşama ve tarıma geçmeleriyle birlikte ortaya çıktığına, bir anda insanların yitirecek ve uğruna savaşacak çok fazla şeye sahip olduklarına inanıyor. Savaş, genlerimizden çok, değişen yaşam biçimlerimizin bir sonucu olarak ortaya çıkmış gibi görünüyor.

            Antropolog Brian Ferguson savaşla ilgili 30 yıllık araştırmalarının sonucunu “Ten Points on War” (Savaş üzerine 10 mesele) başlıklı makalede anlatmış. Muhsin Altun internet sitesinde Ferguson’un çalışmasını özetlemiş: “İnsan türü biyolojik olarak savaşa yazgılı değildir. Doğuştan savaş arzusuna sahip olduğumuz için savaştığımız ve savaşın insan zihninin önceden belirlenmiş özelliklerinden birinin dışa vurumu olduğuna ilişkin iddialar, mevcut kanıtlarla karşılaştırıldığında çok zayıftır. Örneğin antropolog N. Chagnon, savaşı üreme başarısını azami kılmak için evrimin tasarımladığı insan doğasının bazı kalıtımsal özelliklerine gönderme yaparak açıklasa da iddiasını sınırlı deneysel kanıtlara dayandırmıştır. Sadece bazı savaşlar kadınlar üzerindeki çatışmadan çıkmıştır. Savaşlar, çoğunlukla orta yaştaki evli erkeklerce başlatılıp yürütüldüğünden, genç erkeklerin üreme stratejisini temsil etmezler.

Savaş toplumsal varoluşun kaçınılmaz bir parçası değildir. Biyolojik kuramlar savaşın arkeolojik kayıtlar boyunca göründüğünü iddia ederek arkeolojik çalışmaların yardımına başvurmuşlarsa da bu çalışmalar metodolojik açıdan üç kusur içermektedir: Birincisi, savaş kanıtı bulunan olayları listelerler ve sonuçları savaşın kanıtının bulunmadığı durumlara yayarlar. İkincisi, savaşın sıklıkla her yerde bulunduğu en son arkeolojik kayıtları, savaşın nadiren göründüğü veya hiç bulunmadığı en eski arkeolojik kayıtlarla karıştırırlar. Üçüncüsü, savaşın inkar edilmez biçimde yaygın olduğu tarihsel durumlardan varsayımlar üretirler ve bunları uzak geçmişin halklarına haksız olarak yansıtırlar. Savaş arkeolojik kalıntılarda düzenli olarak izler bırakır. En eski kalıntılarda savaş işaretleri yoktur. Dünya üzerindeki pek çok bölgede (Ortadoğu, Avrupa’nın bazı bölgeleri, Çin’de Sarı Irmak vadisi) savaş göstergesine sahip olmayan yüzyıllar hatta binyıllar için çok iyi veriler mevcuttur.

            Savaş iç politikanın diğer araçlarla sürdürülmesidir.  Savaş zorunlu olarak uluslararası bir olay gibi düşünülür. Bu bir anlamda doğru olsa da özünde kesinlikle yanıltıcıdır. Politikasının dışsal olduğu kadar da içsel olması savaşın doğasındandır. Bazı savaşlar, tarafların birinde ya da her ikisinde de baskın olan bir “birlik” tarafından karakterize edilir. En yalın toplumlarda bile savaş, birinin davula vurmasıyla herkesin koşuşturmaya başlamasının bir sonucu değil, sıkça dahili ittifaklar ve paslaşmalarla birleşen uzun müzakere ve tartışmaların sonucudur. Savaşın kendisi, toplumsal yaşamdaki nedensel bir faktör olarak, bireylerin ve alt grupların gelecek pozisyonları üzerinde, onların yükseliş ve düşüşünde esaslı bir etkiye sahiptir.

Savaş liderlerin lehine olduğu için liderler de savaşın lehindedir. Devletler arasındaki savaşlarla kabileler arasındaki savaşların en büyük farklarından biri, devletlerde savaş kararlarının tepede alınıp altta itaate zorlananlarla yürütülmesidir (Görece eşitlikçi toplumlarda ise genellikle böyle bir otorite yoktur). Liderler de daima savaşa adanmış değillerdir. Savaştan kaçınmak çoğunlukla onların çıkarınadır. Fakat savaş bir liderin pozisyonunu geliştirmek için kullanılabilecek çeşitli genel sonuçlara sahiptir. Savaş sıklıkla halkın yönetilmesini daha mümkün kılacak şekilde bir gruplar birleşmesine zorlar. Savaş, ölümcül düşmanın yokluğunda katlanılmayacak belirli durumların (savaş liderlerinin yükselen saldırganlığı, direktiflerinin benimsenmesi) kabulünü sağlar. Savaş zamanında liderlik yapmak ve galip gelmek, kişinin statüsünü kesin biçimde yükseltebilir. Bununla birlikte, savaşlar her zaman planlandığı gibi işlemez ve savaşı başlatanlar mağlubiyet ya da ölümle karşılaşabilirler. Ancak savaşa karar verilirken böyle bir sonuç beklenmez. Liderler ağırlıklı olarak servet ve/veya güç ve/ veya saygınlık peşindedirler (bir kısmımız kabul etmek istemese de, sadece liderlerin değil insanların tamamına yakınının bu arzulardan bağımsız olmadıklarını zannediyorum). Bir yandaş kitlesi oluşturmak için “biz”i tanımlamaya ve “onlar”ı şeytanlaştırmaya yönelik anlatı ve tarihler inşa ederler. Yerel kültürel anlayış ve korkulara hitap ederler, etkili sembolleri yardıma çağırırlar ve yaşanan acılara dair makul açıklamalar getirirler. Çoğu insan komuta edilecek kararlı takipçiler halinde hızla davaya atılır. Böylece yetkilendirilen liderler kutuplaşma ve korkuyu hızlandırır ve öldürmeye başlar. Ok yaydan çıkınca, savaş artık bir “lideri takip et”durumuna döner. Mesela geçmişte büyük acıların yaşandığı Ruanda’da olan budur.”

                                                                                  ***

            Günümüzde yaşayan ve savaştan uzak duran bazı ilkel topluluklardan, artık yerleşik düzende olduğumuza göre savaşın kaçınılmaz olup olmadığından ve de hayvanların beslenme ihtiyaçları dışında çatışmadan kaçınıyor olmaları hakkında da bir şeyler yazmak istiyordum, yazı uzadığı için bunlardan belki başka bir yazıda bahsederim…

 

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.


Haber Portalı