Değerli okurlarım; Balkan ovası ve nehirleri, dağları velhasıl bütün doğasıyla bizim, çünkü şehitlerimiz var. Bedenlerimiz bizde ama ruhlarımız o diyarlarda.
Belgrat bizim Marmara bölgemizdeki şehirlere benziyor. Tabiat olarak Belgrat’a gitmek benim ruhumun derinliklerindeki duygularımı depreştirdi. Aklıma Prof. Dr. Fuat Köprülü’nün şu dizeleri geldi.
“Söğüt dallarında hasta serçeler
Eski akın destanını heceler
Tuna ağlıyormuş bazı geceler
Göğsünde kefensiz şehitler varmış!”..
Tuna Nehri bana hep büyülü ve gizemli bir duygu verir. Üzerinden geçerken orada yapılan savaşları, gelip geçen gemileri düşündüm.
Değerli okurlarım; Tuna Nehri nereden doğar, nerelerden geçer? Biraz bahsedeyim. Coğrafik olarak Tuna, Almanya’daki Kara Ormanlar bölgesinden doğar ve Avrupa’nın büyük bölümünü kat ederek Karadeniz’e dökülür, 2850 kilometre uzunluğa sahiptir. Volga’dan sonra Avrupa’nın ikinci büyük nehri olan Tuna, 800 bin kilometrekarelik bir havzaya sahiptir. Almanya, Avusturya, Slovakya, Macaristan, Sırbistan, Romanya, Bulgaristan ve Ukrayna’ya ulaşan Tuna, ilk menbası olan Kara Ormanlar’da 678 metre yükseltide doğar. Viyana’ya ulaştığında büyük bir nehir görünümü kazanan Tuna’nın üzerinde Avusturya’daki birçok hidroelektrik santral sıralanır. Belgrat’ın 100 kilometre kadar aşağısında, Güneybatı Karpatlar’ı görkemli bir boğazla aşarak, Karadeniz çöküntü alanına girer.
Değerli okurlarım, Türkler 13. yüzyıldan itibaren Orta ve Doğu Avrupa’daki ülkeleri fethederken, Tuna Nehri boylarında da büyük bir Türk nüfusu yoğunlaşması başladı. Ancak 1683’teki Viyana bozgunundan itibaren, bölgedeki Türk etkisi giderek azaldı. Osmanlı Devleti’nin geri çekilmesi devam ederken 19. yüzyıldan itibaren bölgedeki eski devletler yeniden sahneye çıkma imkânı buldular. Tarihi zaferlerle dolu olan Türk Milleti aynı zamanda o zaferlere imza atan bilim adamı nitelikli komutanlara da sahip bir millettir. Vidin’li Tevfik Paşa, Mareşal Sadrazam olarak yönetici vasıflarının yanında, matematik, fizik, tabiat bilimlerini (biyoloji, kimya) paralel götürerek sadece askeri sahada değil, diğer bilimlere de esas mesleğini aşan yüksek deha adamıydı. O’nun vasfında olmasa bile matematikte üstünlüğü tartışılmayan bir paşamız daha vardır. “Ahmet Cevat Paşa” kimyanın sanayiye uygulanması alanında isim yapmış, eser vermiş, sadrazamlık yapmış bilim adamımızdır. Bunların yanında en yakın dönemimizin milli mücadele adamı Gazi Ahmet Muhtar Paşa’da aynı şekilde üstün vasıflı eserler vermiş bilim adamı paşamızdır. Uzun zaman bu insanların eserleri subay yetiştiren mekteplerimizde (Harp okullarında) ders kitabı olarak okutulmuştur. Ünü sınırları aşan, esas işi savunma olan Plevne Müdafii Gazi Osman Paşa bilinen direnişi ile kale komutanlığını Rus muhacıralara bırakmamış, teslim olmamış, teslim olmasını ısrarla vurgulayanlara karşı gayet sert ve kararlı ikazlar yaparak, “Başımıza gelen bu çember ve sarılma, bütün görevimizi tam anlamıyla yapmadığımızın karşılığı olan bir felakettir. Eğer tam olarak savunma görevimizi yapmış olsaydık bu durum başımıza gelmezdi. Görevimizi tam olarak yapmadan teslim olduğumuz takdirde Allah’a nasıl hesap vereceğiz? Bizim için yapılacak en son görev teslim olmak değil, çemberi yarmaktır. Bu suretle şehit olanların Allah’a vasıl olması şehadeti, gazi olanlarında yüz aklığı ile görevi ifa etmeleri Allah indinde makbul sayılacaktır.” demiştir.
Burada tarihi bir davranış örneği olarak bizim geleneksel tarih öğretiminin dışında almamız gereken ibret bence şu olmalıdır: Her meslek mensubu Plevne’de olduğu gibi bu asaletli paşamızın gösterdiği davranışı bir öz eleştiri olarak kendi şahsında uygulaması gerekiyor. Bu yapıldığı takdirde görevin mensupları sorumluluklarını yerine getirmiş demektir. Mensubu bulunduğu mesleklerde çeşitli vesilelerle sıkıntılarla karşılaşan insanlar bu öz eleştiriden yoksun ve belki de yetki-makam sarhoşluğu içinde enaniyet göstermiş olmaktadırlar. Üst mevkidekilerin oturdukları koltukları görev makamı olarak kanaatimce başlarının üzerinde tutmaları gerekir. Yukarıda örneğini verdiğimiz saygın ve seçkin paşalarımız görevlerini bu anlayışla yapmış ve gönüllerimizdeki hak ettikleri yeri almışlardır. Milli mücadele ruhunun büyüklüğü içinde yetişenler o dönemde memleketin can çekişen nefesini göğsünde ve kurtuluş hamlelerini nabızlarında duyan, nasıl vatanın kaderinin tayin edicisi olarak bu memleketi bize bırakmışlardır. Onlar bilim ile vatanseverlik mevhumunu bir arada götüren, birincisine sahip olmadıkça ikincisinin çok büyük anlamı olmadığını bilenlerdir. Şahit oldukları milli felaketlerin hatıraları içlerinde halâ canlı bir şekilde dururken, adeta milli bir bağışıklık (immunite) kazanmışlardır. Son zamanlardaki uzun süren barış dönemi milli immunite bakımından kanaatimce bağışıklık zayıflamasına yol açabilir. Savaş kötüdür ancak toplum bilinci bakımından arada bir küçük çaplı dış tehditlerin bu yönden belki uyarıcı etkisinin olabileceğini düşünmekteyim. Değerli okurlarım bu satırların yazarından daha ariftir. Değerlendirmeyi kendilerinin parlak zihinlerine havale ediyorum.
Değerli okurlarım; yakın tarihimizin 19. yüzyıl boyunca Türkler’in yetiştirdiği büyük bir asker, “bedbaht bir harbin çok şanslı bir gazasını teşkil eden Plevne Müdafaası’nın kahramanı” Gazi Osman Paşa, milli tarihimizde değil, dünya tarihinde de kendisine şerefli bir yer ayırmıştır. O’nun yaptığı kahramanlıkları kendimce anlatmaya çalışacağım.19. yüzyıl genel olarak hem Avrupa devletleri hem de Osmanlı Devleti açısından en karanlık ve en bunalımlı bir dönemdir. Bu yüzyılda Avrupa daha önce elde ettiği ekonomik, bilimsel ve siyasi üstünlüğünü devam ettirmiştir. Avrupa’da sanayinin gelişmesi ve buna bağlı olarak sömürgecilik hareketi artmıştır. Osmanlı Devleti, bu yüzyılda topraklarının genişliği bakımından büyük bir devlet olmasına rağmen, buraları koruyacak güçte değildi. Çünkü devlet; yönetimi ekonomisi, askeri güç ve diğer devletlerle olan ilişkileri yönünden zayıf bir durumda idi. Avrupa medeniyeti ile olan mesafe artık kapatılmayacak kadar açılmıştı.
Tuna Nehri üzerinden geçmek beni çok…! etkiledi. Tarihe yolculuk yapmadan edemedim. Otobüsümüz yoluna devam ederken zaman zaman başkan Özer Koyuncu Bey, etrafa bakarak tarihimizi anlatıyor ve uyarıyor. Geçtiğimiz yerlerde Yalovalı YAFEM’in gençleri hepsi de cevher gibiler. Avrupa’da Türkiye’yi temsil etmenin mutluluğu ve heyecanı ile yollarına devam ediyorlar. Geçen sene bize halk oyunları öğreten hocamız Sena hanıma ara sıra takılıyorum. Zarif kızlarımızla onun da Kafkas oynamasına hayran oluyorum. Yurdumun güzel gençleri istikbâlleri açık olsun ki milletimiz ilelebet payidar olsun.
Saygılarımla..
Not: Yazı dizisi devam edecek. |