Ateşten çembere dönen Suriye’de sular durulmak bilmiyor. Uluslararası kurumların tüm uyarılarına ve görevi bırakma çağrılarına rağmen Esad, ülkesinden ayrılmayacağını rejim muhalifleriyle mücadeleye devam edeceğini her fırsatta yinelemektedir.
Hatırlanacağı üzere Arap Birliği Suriye ile olan tüm ilişkilerini askıya almıştı. Son olarak da BM Güvenlik Konseyinde Suriye’ye kınama ve yaptırımlar konusunda mutabakat sağlama ümit edilmişti. Fakat Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinden ikisi olan Rusya ve Çin’in metni veto etmesiyle Batı’nın planları suya düşmüş oldu.
Şu nokta çok açıktır ki başını ABD’nin çektiği bir BM metnine en başta Rusya’nın muhalefet etmesi aslında beklenen bir durumdu. Rusya yönetimi Esad rejiminin Suriye’de varlığını kaybetmesini bir yandan istemezken, diğer taraftan Esad sonrası Suriye’nin planlarını yapmaktadır. Rusya için Suriye’yi hassas kılan sebeplerin başında iki ülke arasındaki büyük silah ticareti hacmi gelmektedir. Diğer önemli bir nedende Rusya, Suriye’nin Tartus limanında sahip olduğu imtiyazlardır. Bu vesile ile Rusya Akdeniz’de varlığını dolaylı da olsa hissettirmeye devam etmektedir.
Çin ise her ne kadar Esad rejimini savunmadığını ve bu davada tarafsız olduğunu belirtse de rejim sonrası dönemin tıpkı Libya gibi olmasından endişe etmektedir. Rusya’nın dolaylıda olsa bölgedeki menfaatine hizmet eden Çin, Suriye’ye dışarıdan müdahaleye kesinlikle karşı çıkarak, halkın kendi kaderlerini tayin etmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Nitekim Çin’in Orta Doğu Özel Elçisi ülkenin veto kararının Suriye halkı için alındığını ifade etmiştir.
Türkiye ise yanı başındaki yangının kendi topraklarına sıçramasına engel olabilmek için “yatıştırıcı” hamleler peşindedir. “Şamgen” gibi ortak vize projeleriyle yeşeren Türkiye-Suriye ilişkilerinde gelinen nokta, “sıfır” sorun politikasının Suriye perspektifinde artık sona gelindiğini işaret etmektedir.
Türk hükümeti söylemlerini, ifadelerini sertleştirmeye başlayınca Suriye’de yeniden Kürt kartını Türkiye’ye karşı masasında hazır tutmaktadır. Geçmiş yıllarda da PKK lideri Öcalan’ı topraklarında saklaması nedeniyle iki ülke savaşın eşiğine gelmiş, sonunda Suriye yönetimi mecbur kalarak Öcalan’ı topraklarından çıkarmıştır.
PKK’nın Orta Doğu toprakların çeşitli yerlerle yuvalanması örgütün baskı aracı olarak her an kullanılabilme olanağını doğurmaktadır. Neticede Suriye’de Türkiye’ye PKK kartını, Kürt kartını göstererek tehditkar açıklamalara başlamıştır.
Esad açıklamalarında Suriye’nin coğrafyasında merkez fay hattı üzerinde olduğunu, herhangi bir fay kırılmasında ise bütün bölge ülkelerinde büyük yıkımlar olacağını belirtmektedir. Etnik kutuplaşmanın keskinleştiği topraklarda kaos ortamının oluşabileceğinin mesajını Esad bu şekilde vermiştir.
Hafız Esad’ın zulmünden bıkan Suriyeliler, Baba Esad’ın ölümü sonrasında ülke yönetiminin başına geçen Beşer Esad da tıpkı babası gibi halkı hayal kırıklığına uğrattı. Tutulmayan reform sözleri, sivil halka uygulanan şiddet ve gün geçtikçe artan ölüm oranları, Suriyelileri tam anlamıyla cenderenin içine sokmuştur.
Suriye her ne kadar bu benim iç meselem dese de, insanlık suçunun işlendiği bir yere müdahalede bulunmak öncelikle insani sorumluluktur. Fakat bunu silahla değil, muhalifler ile rejim arasında uzlaşmayı sağlayarak icra edilmelidir. Aksi halde yeni “Lawrencelar” Irak örneğinin benzerlerini gerçekleştirmeye devam edecektir.
Orta Doğu topraklarında Shakespeare’nın söylediği gibi “her parıltının altın olmadığını” bilhassa bölge halkının idrak etmesi gerekmektedir.
Haftanın Sözü: “Uçmayı öğretemediğinize, düşmeyi öğretin”
Nietzsche |